29 Ocak 2014 Çarşamba

Maybelline Reklamı Sayesinde Kadınsı Bir Görünüme Kavuşacak Değilim! Çünkü Ben Zaten Kadınım!


Maybelline’in bu reklamına youtubeda şarkı dinlemeye çalışırken denk geldim. Normalde reklamları üç saniye sonra kapatıyor olmama rağmen bu reklamı sonuna kadar izleme gereği duydum.
Neden mi? Çünkü başlarda söylenen bir cümle dikkatimi çekti.
Makyaj yapan kadın şöyle bir cümle kurmuştu: "Transparan demek kendine güven demek."
Kendine güvenin giyim kuşamla ilgili olduğuna hiçbir bilimsel makalede denk gelmedim ben. Eğer öyle bir şey varsa özgüven dışsal uyaranlarla ilgili olmaz mıydı?
Neyse reklam devam ediyor, makyaj yapan güzel hanım kızımız da Maybelline NY ürünlerini kullanarak bu şekilde tanıtıyor. Ara ara da kendi fikirlerini dile getiriyor. İşte öyle yaparsanız şöyle olur, böyle yaparsanız da böyle olur falan filan diye…
Bu sefer de sonlara doğru duyduğum bir cümle beynimde felaket çanları çaldırmaya yetti: "kadınsı bir görünüme kavuşmak için…"
Nasıl yani ya? Kadın değil miyim ben? Kadın gibi kadın olabilmek makyaj yapıyor olmakla mı eşdeğer tutuluyor? Makyaj yapmayan kadınlar, kadın değiller mi? Kadın olmak için makyaj yapmak, cicili bicili giyinmek; özgüven sahibi olmak için de transparan mı giyinmek gerekiyor?
Şu reklam filminin senaristleri, kurgucuları, bilmem nerelerinden birinde dahi tek bir kadın da mı çalışmıyor? Bir kişi de çıkıp kadınlığı sizden mi öğreneceğiz demedi? 
Başımızdakiler bir yanda, kadın dergileri bir yanda, makyaj ve cilt bakım ürünleri firmaları bir diğer yanda bizlere kadınlığın kalıplarını dayatmaya çalışıyor.
Kendi cinsiyetimin gereklerini sağdan soldan duyma, kulaktan dolma tüketim çılgınlığının kurbanı olarak yaşamak istemiyorum. Ben bir kadınım ve böyle şeyleri gördükçe bu tarz şeylere inananlar olduğu için utanç duyuyorum.
Bırakın da hayatımızı istediğimiz gibi yaşayalım. Kadın olmak şekilsel bir şey değildir. 

21 Ocak 2014 Salı

Eşcinselliğin Hastalık Olduğuna İnananların Hala Var Olması...

Birce Bora, Londra'dan hamilelerle ilgili bir yazı yazmış. Yazısının temelinde sigara, alkol gibi zararlı alışkanlıkları bırakmadan hamilelik hayatına devam eden kadınların olması gerekirken, konu çok daha farklı yönlere kayıyor.

Bilinen bir gerçek var ki zararlı alışkanlıklar bebeğin gelişimsel sürecinde gerilemeye, eksik doğumlara ve hatta zeka geriliğine neden olduğu gibi düşük doğumlara da neden oluyor. Bunlar bilimsel olarak da kanıtlanmış şeyler. Fakat bugüne kadar hiçbir makalede, hiçbir araştırmada bu zararlı alışkanlıkların cinsel yönelimi etkilediğiyle ilgili bir yazıyla karşılaşmadım.

Ayrıca bu zararlı alışkanlıklar bebeğin cinsel yönelimini etkiliyorsa, doğum sonrası durumlarda da çevresel faktörlerin bebeğin cinsel yönelimini etkilemesi gerek. Bu güne kadar zararlı alışkanlıklar yüzünden gay, biseksüel ya da lezbiyen olan kimseyi görmedim ben?

Bilimle bağdaştıramıyorum böyle şeyleri. Kaldı ki bir de profesör adı belirtilmiş. Merak ettiğim nokta bu profesör bu kitabı yazarken neleri baz aldı? Denek kitlesi nerede? Kaç kişi üzerinde analiz yaptı? Sonuçları içeren bilimsel makalelerin varlığından emin miyiz? Kitap yazım aşamasında satışların fazla olması mı önemsendi yoksa gerçekten kişileri bilgilendirmek mi amaçlandı? Milyon tane farklı soru üretebilirim bu haberle ilgili.

Toplum gayliği, biseksüelliği, lezbiyenliği hastalık olarak görmezken, bu durum yasalaştırılmaya dahi çalışılırken böyle haberler toplumu yanlış bir şekilde bilgilendiriyor.

Gazetecilik topluma sadece var olan bilgiyi aktarmak değil benim gözümde. Gazetecilik en doğru bilgiye ulaşmak ve bunu halka aktarmaktır. Aslı, astarı olmayan haberlerle kişilerin ötekileştirilmesine, toplumdan dışlanmasına neden oluyor bu tarz haberler. Köşe yazarları biraz daha duyarlı olsa, sadece aktarım yapmak yerine bilgiyi gerçek mi diye analiz ettikten sonra yayınlasa daha güzel olmaz mıydı?

Bilimsellikten uzak, bir kaç kişinin unvanı prof diye her dediğini ortaya dökmek akıl kârı gelmiyor bana. Hem bireylerin tepkisini çekersiniz, hem de yaptığınız işe güven sarsılır.

Günümüzde geldiğimiz noktaya bakın... Hala ama hala gaylik ve daha niceleri anormal karşılanırken kadın ve erkek normal kabul görüyor. Atın şunları aklınızdan. Daha fazla sayıdasınız diye normal olanı anormal kabul ettiremezsiniz kimseye!

Haberi okumak isteyenlere blogun içinden gelen link:

http://www.hurriyet.com.tr/saglik-yasam/25606290.asp

Bir Gün Benim de Sıram Gelecek...

Jerry sadece çok küçük yaşlarda sevilen bir çocuktu. Çocuk demek bile ne kadar doğru bilmiyorum. Sanırım şöyle demem gerek: Jerry bebekken oldukça fazla seviliyordu, hatta annesi ve babası onları bir bakımevine bırakmış olsa da ablalarının ilgisiyle hayatından memnun haldeydi. 

Günler ayları kovalarken, Jerry her çocuk gibi büyüyordu ve çevfresindeki ilgiden oldukça memnundu. Annesinin ve babasının yokluğunu hissetmiyordu. Taa ki bakımevine yeni bir rahibe gelene kadar...
O günden sonra hayatı karanlık bir kuyudan farksız halde; ağır, aksak; korku dolu bir şekilde devam eder hale gelmişti. 

Her gece yatağından bir rahibenin onu alıp da başka bir odaya ne zaman götüreceğini beklerken uyuyup kalırdı küçük Jerry. Aklını tek bir soru kurcalar dururdu: Gerçekten de rahibelerin dediği gibi "Şeytanın Çocuğu" muydu?

Peki bu sıfatı hak edecek ne yapmıştı? Suçu neydi? Neden sürekli şiddete maruz kalıyordu? En olmadık anlarda, en beklemediği zamanlarda neden hep bir şeylerden mahrum bırakılıyordu? Sevilmeyi, ilgi görmeyi, değerli hissetmeyi neden hak etmiyordu? Neydi rahibelerin bu kadar nefretini çekmesine sebep olan şey? Minnacık bedeninde barındırdığı aklı bunları anlayacak yaşta değildi. Rahibelerin hareketleri de anlaşılır cinsten değildi ya...

Sevilmiyordu, dışlanıyordu, istenmiyordu, hor görülüyordu. Her gece bu yüzden dua ediyordu küçük Jerry. İçinde milyonlarca soru vardı... Sorularını içinden bile dile getirdiğinde gerçekten şeytanın çocuğu olacağına inanıyordu Jerry...

Yine bir gece onca şiddete maruz kalıp da dua etmesi için mihrabın önüne diz çöktürüldüğünde içinden geçenleri şöyle dile getiriyordu masum çocuk: 

"Gerçekten bir tanrı var mı? Varsa, neden benden nefret ediyor ve başıma böyle korkunç şeyler gelmesine izin veriyor? Ben gerçekten çok ama çok dua edersem ve beni affederse ve beni iyi biri yaparsa, ben rahibeleri hiç affedebilecek miyim?"

Minik bir çocuğun içinde biriken acının kelimelere dökülüşüydü bu. Yıllarca içinde büyük bir acı olarak kalacak cümlelerdi bunlar...

Onca şiddetin içinde birikmesiyle öfke kontrolünü sağlayamaz olmuştu Jerry. En ufak bir aksaklıkta patlayacak bir bomba gibi oluyordu. Bu yüzden bakımevinde iyice göze batmaya başladığını fark ettiğinde yalnız olmadığını da anladı. Sadece şiddet gören kişi o değildi. Tek istenmeyen çocuk o değildi. Onun gibi başka istenmeyen çocuklar da vardı. Jerry ilk defa kendini yalnız hissetmiyordu. Kendisi gibi çocukların var olduğunu bilmek ona biraz da bu yaşadıklarını katlanılabilir kılmıştı.

Zaman hızla geçip gidiyordu ve rahibeler artık Jerry'i kontrol altında tutamadıklarını düşündüklerinde başka bir okula yatılı olarak gitmesi kararlaştırıldı. Her çocuk gibi Jerry de heyecanlandı. Değişimler kimi heyecanlandırmazdı ki... Ama, ama kendisini bekleyen daha büyük acıların başlangıcı olduğunu nereden bilecekti ki miniğimiz...

Yürek burkan şiddet içerikli anılarını ardında bırakıp yarı yarıya boş bavuluyla yeni okulunun yolunu tuttu Jerry... Kendini bekleyen berbat hayat hakkında aklında tek bir fikir dahi yoktu. 

Kendi kendine söylendiği anlardan birinde şöyle bir cümle kurmuştu:

"Yarının ne getireceğini kim bilebilirdi? Ben biliyordum. Ömrümün her yarını ne getirdiyse o da aynı şeyi getirecekti: HİÇBİR ŞEY!"

Eğer ki elinizde şu an bu kitap varsa satırlardaki acıyı hissedeceksiniz. Yaşanmış bir olay olması zaten insanın kanını donduruyorken bir de ayrıntılarıyla her şeyi okuyor olmak daha büyük bir acı... 

Günümüzde "Kol kırılır, yen içinde kalır" gibi bir inanış var. Birçok küçük çocuğun tacize ve şiddete maruz kaldığını bildiğimiz halde ya görmezden geliyoruz ya da aile işine karışılmaz, beni ilgilendirmez diyerek susmayı tercih ediyoruz. 

Ancak Jerry Coyne susmadı. Yaşadığı olayların üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu iğrenç şeyleri yapanların hak ettikleri cezayı almaları için elinden geleni yaptı. Haklıydı, yaşadıklarını hayatını ipotek altına almış gibiydi. Susması asla çözüm getirmiyordu ve o konuşmayı seçti. Konuştu çünkü başkalarının belki umut ışığı olabilirdi. İyi ki de susmadı ve tacize maruz kalanların umudu oldu. Kendisi gibi olan insanların da konuşmasını sağlayarak suçluların cezasını bulmalarını sağladı.

Empatik duygularla bir an geldi o şiddete kendim maruz kalmışçasına acı çektim ve bir an geldi Jerry'nin içinde biriktirdiği göz yaşlarını serbest bırakması için dua ettim. Neden dedim, neden hiç kimse ama hiçbir kimse bir kez bile olsa gerçekten can kulağıyla dinlemiyor ki karşısındakinin dertlerini...

Bu kitap umarım başkalarının hayatında bir umut ışığı bırakır. Ve umarım şiddete maruz kalanlar ve tacize uğrayanlar susmamaları gerektiğini ve bunları asla hak etmediklerinin ayrımına varır. 

İyi okumalar dilerim herkese.

Kitabın Adı: Şeytanın Çocuğu
Kitabın Yazarı: Jerry Coyne
Yayınevi: Trend Yayınevi

Trend Yayınevi'ni twitterda ve facebookta takip etmek isterseniz diye linkleri de yazayım istedim.

Twitter: https://twitter.com/TrendYayinevi
Facebook: https://www.facebook.com/TrendYayinevi

12 Ocak 2014 Pazar

Öğretmen ve Öğrenci…

Çoğu ebeveynde asla kendi çocuğunun çalışkan ya da zeki olmadığına inanmadığı gibi çocuğunun da tembel olduğunu ve çalışmadığını kabullenmez. Bir aile nasıl olur da kendi çocuğunu iyi tanımaz, kapasitesi ne kadardır bilmez ve bu yüzden sürekli suçu öğretmende bulur anlamıyorum. Aileler şöyle bir çocuklarına baksa ve onları biraz analiz etmeye çalışsa belkide eğitim sistemindeki bu rezil düzen biraz da olsa iyiye gidecek ama yok... Her şey ama her şey öğretmenden bekleniyor. Bu beklentinin altında da öğretmen, öğretmenliğinden çıkıyor ve ezilip un ufak oluyor... 

Ailelerin okul yaşamıyla ilgili inandıkları bir kaç şey vardır, biri okuldaki öğretmenin dersi anlatmadığı, çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmediği, sınıftaki yaramaz çocukların dersi sabote ettiği… Her ailenin çocuğu sütten çıkma ak kaşıktır, kanatsız melektir çünkü. 

Bu ebeveynlerin akıllarına çocuklarının dersi dinlemediği, ders düzenini bozduğu gelmez. Gelmediği gibi bazı ebeveynler çocuklarının ergenliğe girdiğini dahi anlamaz ki ergen kısmının aklı bir karış havadadır. Ergenlerin çoğu hayal aleminde yaşar. Dersi dinlemez… Suç hep dersi dinletemeyen öğretmendedir. Hem öğretmenin işi ne, ne için para alıyor ki??? 
Kimse sınıfta kaç tane öğrenci olduğunu sorgulamaz. Müfredattaki konu yoğunluğuna kafa yormaz. Yeterli araç, gereç var mı düşünmez.

Günümüzün geldiği noktada aileler evde bir çocuğu doğru dürüst zapt edemezken ki o zapt edilemeyen çocuğun her istediği yapılıyorken çocuğa okulda istemediği bir şeyi öğretmen yaptırmaya uğraşırken ne çiler çekiyor aileler hiç düşünmüyor. 

Çocukların her istediğini yapmak onlara iyi bakmak demek değil. Çocuğunuzun her istediğini yaparak ona her şeyi elde edebileceği hissini veriyorsunuz. Her şeyi elde edeceğine inanan çocuk da dünyanın kendi çevresi etrafında döndüğüne inanıyor ve sorunların ardı arkası kesilmiyor. 

Bir çok çocuğun ilk öğrendiği şey konuşmaktır. Çünkü konuşmak gelişimsel bir sonuçtur. Her çocuk bir sorun olmamak kaydıyla yerinde ve zamanında genetik ve çevresel faktörlerden dolayı konuşmayı öğrenir. Her ailenin görevi konuşmayı öğrenen çocuğuna yerinde ve zamanında konuşmayı, konuşmaması gereken yerde de susmayı öğretmektir. Peki günümüz aileleri bu sorumluluğunun bilincinde mi? 

Tanıdığınız kaç aile çocuğuna sevmediği bir insana dahi saygı göstermesi gerektiğini öğretiyor? Bir bakın bakalım çevrenize… Saygı duyması gerektiğini bilmeyen bir çocuk karşısındaki kişinin onun istekleri için var olduğunu sanıyor. Birey bilincinde olmayan çocuk, karşısındakinin de bir birey olduğunu unutuyor. 

Öğretmenlerin işi artık öğretmek eyleminden çıktı… Öğretmenler artık ailelerin disipline edemediği çocuklara çobanlık etmek oldu. 

"Dur çocuğum."
"Sus çocuğum."
"Otur çocuğum."
"Dersi dinle çocuğum."

Yapılandırmacı eğitim sisteminin amacı çocuklarda içsel bir kontrol mekanizması oluşturmalarına yardım etmekti değil mi? Geldiğimiz noktaya bakın bir… Çoğu çocuk dışsal kontrollerin kurbanı…

"Sınıfı geçersen, sana iphone alacağım."
"Ödevini yaparsan, parka gidebiliriz."
"Ayşe Hanım oğluna sınıfı geçti diye bilgisayar almış, benim oğlumun ne eksiği var, ben de almalıyım. Hem çocuğum onu sevdiğimi bilsin."

Ne kadar da maddi şeylere bağımlı hale geldik değil mi… Öğretmenlik artık bir meslek olmaktan çıktı. Çoğu öğretmen derste eğitim ve öğretimin yanından dahi geçemiyor sınıf düzenini sağlamaya çalışmaktan…

8 Ocak 2014 Çarşamba

Yoksa Siz Hala?!

Bir annenin ya da babanın çocuğuna öğretmesi gereken en temek şey "temizlik alışkanlığı". Çocuğa dişlerini fırçalamasını, duş almasını, saçlarını temiz tutmasını, kıyafetlerini kirletmemesini, deodorant kullanmasını öğretin.

Koku ciddi anlamda sosyal yaşamı etkiliyor. Düşünsenize aynı sırada oturduğunuz ya da iş yerinde aynı masayı paylaştığınız iş arkadaşınızın koktuğunu... Çoğumuz ses çıkaramıyoruz değil mi bu duruma...

Bir çok kişi ısrarla deodorant kullanmıyor. Kullanmadığı gibi sigara içiyor, soğan yiyor, alkol kullanıyor, terliyor ve hayatına burnu tıkalıymış da, hiç koku almıyormuş gibi devam ediyor. Çevresindekileri rahatsız ettiğinin zerre farkında olmadan hem de.

Sigara içmiyorum, alkol kullanmıyorum. Ayrıca her gün, ama her gün ısrarla da duş alıyorum. Kolay kolay terliyen biri de değilim hani. Zayıfım bir kere. Ancak çevremdeki kokulardan rahatsız olduğum ve karşımdaki kişiyi eleştirme hakkım olsun diye bu rutinlere de oldukça dikkat ediyorum.

Neyse geçen bir arkadaşımla ders çalışalım dedik. Kafa kafaya verip ders çalışacağız aklımızca bunu planladık ama bende durum kokudan sonra iptal oldu. Bir soru çözdük, iki soru çözdük, üçüncüde yeter benim canım, ben kendimi iyi hissetmiyorum diye ortamdan topukladım ve de temiz havaya çıktım. Ayrıca belirtmek isterim alerjik rinitim var ve sürekli olarak burnum aktığından kokuları çok da iyi duyduğum söylenemez. Buna rağmen bu kadar keskin geliyorsa burnuma bu koku bir yerlerde bir problem olmalı...

Ya uzattım da uzattım, demem şu ki lütfen ama lütfen toplum içine çıkıyorsanız kişisel bakımınızdan ödün vermeyin. Duş alın, dişlerinizi fırçalayın ve deodorant kullanın. Bakın üstüne basa basa söylüyorum deodorant kullanın. Parfüm sizin vücut kokunuzu ört bas etmez. Aksine parfüm kokunuzla birleşip daha da ağırlaşıyor. 


6 Ocak 2014 Pazartesi

Çemberin Dışındayken İçine Bir Göz Atmak İstersen Eğer...

Hangi kitaptan mı bahsedeceğim bu yazıda? Hemen söyleyeyim. Tim Weaver'dan Paravan. Türkiye'ye getiren yayınevi ise Ephesus.

David Raker çok sevdiği karısı Derryn kansere yakalandığında, onu yalnız bırakmamak için işini bırakarak evinde kendine ufak bir oda ayarlayıp serbest olarak çalışmaya başlar. Karısının durumu günden güne kötüye gittikçe de onunla daha fazla ilgilenmek için de serbest olarak devam ettiği işinden de feragat etmek zorunda kalır. Gel zaman git zaman eski arkadaşlarından biri işi nedeniyle onu arayıp da yardımını isteyene kadar...

David arkadaşına yardım etmek istemez çünkü karısıyla geçirdiği her an çok değerlidir onun için. Fakat Derryn David'e biraz da olsa kendine zaman ayırmalısın der ve David eski arkadaşının isteğini yerine getirmek zorunda kalır. Ancak işi kabul ettiğinin ertesi günü canından çok sevdiği karısı Derryn dünyaya gözlerini yumar. 

Derryn'in vefatıyla birlikte hayatının da büyük bir parçasını kaybeder David... Ancak günlerden bir gün ofisine ölen çocuğunun öldüğüne inanmayan biri gelir. Çocuğunun ölümünü kabullenmiş olduğunu dile getiren kadın, kabullendiğim şey ölüm olsa da gözlerim beni yanıltıyor olamaz der David'e ve yüklü bir para karşılığı çocuğunu araştırmasını ister David'den. David başta bu işi kabul etmese de hayatındaki boşluğu dolduraak bir şeyler aradığından işi kabul etmeye mecbur kalır. Olaylar da bu işin kabulünden sonra patlak verir.

Sır perdesinin ardında diri diri yanmış ve teşhisi bir dişten olan biri vardır. Bulunduğundan beş sene önce ortadan kaybolmuş, izini kaybettirmiş biri ansızın ölü olarak eski evinin yakınlarında nasıl bulunabilir?

David olayı en ince ayrıntılarına kadar araştıracak ve çözüme kavuşturacak mı? Yoksa pes edip o Derryn'siz bom boş hayatına geri dönüp, inzivaya mı çekilecek?

Ölümlerin ardındaki paravan bir şirketten yola çıkarak öldüğü sanılan kişiyi ölü ya da diri bulabilecek mi David? Olasılıksız olan şeyleri ölüleri diriltebilecek mi? 

"Zayıf bir adam mutlak güç veriyorsun, ama aslında sadece zayıflığını beslemiş oluyorsun"
diye yazar kitabın satır aralarında yazar...

Okunası, sürükleyici, kimi zaman gizemli, kimi zaman sarsıcı bir kitap Paravan. Bazı anlar gelecek ki nefesinizi tutacak, soluksuz kalacaksınız ve bazı anlarda hayretler içerisinde bir sonraki sayfaya geçeceksiniz.

Paravan, Tim Weaver'in ilk kitabı olmasına rağmen yazar bu kitapla usta bir kaleme sahip olduğunu kanıtlamış gibi duruyor. Okuduğuma pişman olmadığım kitaplardan biri daha diyebiliyorum. Hem kurgusal yönden çok iyi ve iyi olması nedeniyle tahminleri havada bırakıyor, hem de kişi analizleri çok iyi olduğundan insan okurken ciddi anlamda kişileri rahatlıkla hayal edebiliyor. Şahsen benim hayal gücümü dolu dizgin harekete geçirdi bu kitap diyebilirim.

Okumanızı tavsiye ederim. Şimdiden iyi okumalar.

Kitabın Adı: Paravan
Kitabın Yazarı: Tim Weaver
Yayınevi: Ephesus Yayınevi


5 Ocak 2014 Pazar

Tarryn Fisher'dan Fırsatçı


Blogumu takip edenler bilir ki ben kpssye hazırlanan biriyim. Çok fazla boş vaktim yok. Ya ders çalışıyor oluyorum ya da dershane yollarında otobüslerde sürünüyor oluyorum. Böyle olunca da eğlenceli vakit geçirmek benim için büyük bir önem taşıyor.

Yeri geliyor müzik dinliyorum, sırf beynim dinlensin diye... Yeri geliyor film izliyorum sırf bu sene kpssde güncel bilgilerde soruldu diye... Ve yeri geliyor kitap okuyorum -ki bu en sevdiğim eğlenceli vakit geçirme hali- ve okuduğum kitapları yorumluyorum. 

Şu ana kadar bir çok kitap yorumu yazdım blogumda ama bugüne kadar hiçbir kitabı bitirmeden o kitap hakkında bir şeyler yazmamıştım. Sanırım Tarry Fisher'in Fırsatçı kitabı bir ilk olarak bloguma teşrif ediyor. 

Kitabın arka kapak yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Kalbini sadece bir kez verebilirsin; ondan sonraki her şey ilk aşkının peşinden gelir. 

Her fırsattan istifade etmesiyle bilinen sivri dilli Olivia Kaspen, akılsızca çekip gitmesine izin verdiği eski erkek arkadaşı Caleb Drake ile şans eseri karşılaşınca kendisini ilk aşkıyla ikinci bir şans isterken bulur.

Caleb'in hafızasını kaybettiği öğrenen Olivia, onu geri kazanmak için ne kadar ileri gidebileceğine karar vermelidir. Ancak gerçek kimliğini ve kötü geçmişlerini gizli tutmaya çalışan Olivia'nın en büyük engeli Caleb'in kurnaz yeni kız arkadaşı Leah Smith'tir.

Böylece bu iki hırslı kadın arasında kendilerini hatırlamayan bir adamı elde etmek için girdikleri vahşi bir mücadele başlar. Ama çok geçmeden Olivia, bir zamanlar kendisinin olanı almak için savaşırken yalanlarının sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalır. 

Peki, aşk her şeyi affeder mi?"

Aşk ve yalan çıkmazında sürüklenen ve okuyucuyu da yanında sürükleyen bu romanı okumak isteyeceğinizden eminim. Beklemede kalın, kitabı hele bir bitireyim. Muhteşem bir yazıyla geri döneceğim nihahahahahah.

El Emeği, Göz Nuru Örgü Bebek Battaniyesi


Kuzenim hamile, hem de şu andan itibaren doğuma yaklaşık olarak iki ay kalmış vaziyette.
Annem de acaba ne alsam, ne yapsam, ne hediye etsem iyi olur diye düşünüp duruyordu.
Sonunda aklına el emeği, göz nuru ve de kullanışlı bir şey olan örgü bebek battaniyesi geldi.

Güzellik Algısı

Farkında mısınız bilmiyorum ama artık güzel dendiğinde yüz güzelliği zerre önemsenmez oldu. Bir kadın ne kadar zayıfsa o kadar güzel kabul görülüyor. Zayıf olan güzeldir anlayışı beynimize altın harflerle kazındı resmen.
Çoğumuz sağlımızı düşünmeden ya aç kaldık; ya deli gibi rejimlere, diyetlere dadandık; ya yemeden içmeden kesildik; ya kusmaya başlayıp sinir hastası olduk; ya da ben böyle de mutluyum diyerek normal halde yolumuza devam ettik.
Normal bir şekilde kiloyu sırf güzellik algısı yüzünden sorun etmeden sadece sağlık için kafaya takanlara boynum kıldan inceyken; sadece zayıf olursa güzel olacağına inananlara ana avrat, bacı kardeş küfür edesim geliyor.
Bir insan kiloluyken de gayet güzeldir. Hatta kilolu kadınların çoğunun yüzü, zayıf kadınlara göre milyonlarca kat daha güzeldir. Hele ki kilolu bir kadın kendine yakışanı giydiyse eğer bakmaya doyamaz insan. Şahsen bende öyle oluyor. Zayıf insanların da aşırı boyutlarda çok da sağlıklı olduklarını düşünmüyorum.
Kilolarınızla barışık olun diyorum ama sağlığınızdan da ödün vermeyin. Güzellik zayıflıktan geçmiyor. 
Manken değilsiniz. Mankenler görsellikle para kazanıyor. Onların istenilen ölçülerde olması gerek. Bu yüzden o ölçüleri tutturmak için hayatınızı zindana çevirmeyin.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Kitaplarımdan Bir Kaç Kare :)


Aziz Nesin'den Benim Delilerim
Ahmet Altan'dan Sudaki İz ve Tehlikeli Masallar


Paulo Coelho'dan Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım
Lynn Clark'tan Soss Duygulara Yardım
Robert Pinget'ten Fantoine ile Agapa Arasında

1 Ocak 2014 Çarşamba

Çocuk olmak, Çocuk kalmak...

Çocuktum, küçücüktüm, doğa üstü varlıkların korkunçluğuna inanarak büyüdüm. Cinler vardı, melekler vardı, periler vardı, şeytan vardı. İyi yaratıklar da vardı, kötüler de…
İnanmak istediğimden değil, gerçekliklerinden şüphe etmediğimden inandım belki de. Bilmiyorum.
Babannem anlatırdı. İnsanlara aşık olan, insanları kandıran, insanlara kötülük yapan ateşten varlıklar vardı. Bazıları o kadar aşık olurdu ki insana; aşık oldukları kadın hamile bile kalırdı. 
Kadınlara tecavüz eden kötü yaratıklar vardı hatta. Babannem bunları anlatırdı da neden anlattığını hiç sorgulamazdık. O yaşta sorgulamayı akıl edemezdik ki…
İğci baba vardı mesela, üç kız kardeşin üçüyle de sırayla evlenmişti bu adam. İlk iki kızı yemişti mesela. Üçüncü ve en küçük olan kız kurnazlık edip de yenmekten kurtulmuştu.
Sonra kendini düğünde sanan ama cin sofrasında sarma yiyorum diye keçi boku yiyen bir adam vardı. Sabah ağzında boklarla ölü bulunmuştu… “Iyyy babanne yaaa, iğrenç” demiştim de babannem “İğrenç falan deme, o adam onu hak ettiği için öyle ölmüş” demişti.
O zamanlar dua da okurdum ben. Ayet-el kürsi diye bir dua vardı. Babannem yatağa yattığımda bunu yedi kez okursam bana kötü ruhların musallat olmayacağını söylemişti. Ben de her gece yatağıma girdiğimde bu duayı yedi kez kendim için, yedişer kez de sevdiklerim için okurdum. Her sevdiğim için yedi kez okuduğumdan neredeyse saatlerce yatakta döner durur, uyuyamazdım. Şimdilerde düşünüyorum da ne kadar çok sevdiğim insan varmış o zamanlar. Oysa şu an bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sevdiğim insanlar.
Sorgulamaya başladığım günden beri ne inancım kaldı, ne güvenim, ne de masumiyetim. Çocuk aklımla kabullendiğim şeyler şimdi aman öf, bu ne yaaa…