31 Aralık 2012 Pazartesi

Repeat After Me


Özgürlük denilen şey işte tam da böyle bir şey!!!

27 Aralık 2012 Perşembe

KPSSzede...


KPSS = Obezite Başlangıç
Otur otur düzleşen götün tekrar düzelmesinin pek bir imkanı yok...

İnsanlar dışarda güzel havanın tadını çıkarırken siz kara kara Osmanlı Tarihindeki padişahları kronolojik sıraya koymaya çalışırsınız.

Sevgilinizle sinemaya gitmek için yaklaşık 500 soru çözümlük zamandan feragat edersiniz. Gittiğiniz filmi izleyemezsiniz, içiniz içinizi yer çünkü.

En boş anınızda Türkiye'nin %90'ı ders çalışıyormuş hissine kapılır, kasvet bulutlarıyla hüzünlenirsiniz.

En ufak bir hatanızda kendinizi ağır eleştiri oklarına maruz bırakırsınız.

Yenmiş tırnaklarınız nedeniyle parmaklarınız yardı duyarsız hal alır. O da yetmez gibi tırnaklarınızı aşırı yediğinizde kanamaya başlar ki siz bunu bile yadırgamazsınız.

Ders çalışırken sürekli olarak mutfağa git-gel olmasın diye tüm abur cuburu gözünüzün önüne koyarsınız. Sonuç mu? 
Aşırı hareketsizlikten ve ağır yağlı abur cubur tüketiminden geri dönüşümü imkansız kilolara merhabadır.
Aynaya baktığınızda kendinizi tanıyamayacak hal alırsınız...

Ve en önemlisi sizin bildiğinizin 1000de 1ini dahi bilmeyen biri çıkar ve der ki:
"İstediğimiz kalitede öğretmen yok!!!"

Hayat işte bu kadar boktan!

Bu yılın sonunda inşallah yolum Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde son bulmaz.
Dualarınızı esirgemeyin benden.
Sağlıcakla kalın.
Akli dengenize sahip çıkın.
Çünkü bu ülkede tepedekiler hariç herkes aptal damgası yiyor!!!

26 Aralık 2012 Çarşamba

Çakmaktan Motosiklet Nasıl Yapılır

Adamlar çakmaktan eğlence çıkarmış tasası bana düştü.
Motosiklet mi, motorsiklet mi lan???
TDK doğru söylüyordur motosiklettir.
Motosiklet TDK sözlüğünde:
Motor silindirinin hacmi 125santimetreküpten büyük olan, iki tekerlekli, motorlu taşıt anlamına geliyormuş.











It's Kind of a Funny Story (2010)

İntihara meyilli bir ergen var karşımızda. İntihara meyilli demeyelim de intiharı sürekli düşünen, öldüğünde çevresindekilerin acı çekip çekmeyeceğini merak eden biri... Kendi rızasıyla hastaneye başvuran, lütfen beni tedavi edin diye yalvarıp yakaran biri.

Sonrasında aslında her şeyi çok fazla büyüttüğünün farkına varıp, hayatını dolu dolu yaşamayı seçecek mi baş rol oyuncumuz?

Yoksa kendini daha da kapatıp ölümü düşünerek gencecik yaşında hayata veda mı edecek?

Kim bilir...

İzlenilmesi gereken bir film. Eğlendiren ama eğlendirirken düşündüren bir film. Hem komik hem hüzünlü.





24 Aralık 2012 Pazartesi

Stephenie Meyer ve Göçebe

Bir solukta okudum diye övemeyeceğim kitabı ama farklı bir konu bu kadar duygusal işlendiğinde insan kitabın o melankolik ilerlemesine kapılmadan yapamıyor.

Her zaman olduğu gibi duygusallık ön planda kitapta. Ama birazcıcıkta şiddet var yalan yok.

Bu karanlık hikayede, bazen durup düşünecek, eğer ben böyle bir durumla karşılaşsaydım ne tepki verirdim diye kendinizi irdeleyeceksiniz.

Her satırda, insan olmanın canavarlık mı yoksa bir tutku mu olduğunu düşünmeden yapamayacaksınız.

Doğaya uyumsuz olan bu türün, nasıl olurda bu kadar insansı duyguları o kırılgan bünyesinde barındırdığı hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak.
Masal severlere anlatılan hikayeler, gerçekmiş gibi gözlerinizin önünde canlanacak.

Kitaplığınızda yerini alması gereken kitaplar listenize Göçebe'yi de ekleyin benden demesi =)

Animeler Hayat Bulursa


Benim gibi anime manyağı bir insan böyle bir haberi görünce paylaşmadan edemiyor.
Tutku gibi bir şey bu anime sevgisi.
O çizimlere olan ilgi alakayı hiç bir şeye göstermediğimi farketmiş vaziyetteyim.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Buluştuk Biz, Çatlayın Siz


Mezuniyetti, ücretli öğretmenlikti, formasyondu, kamu personeli seçme sınavı hazırlığıydı, dershanesiydi, vizesiydi, finaliydi derken... 

Koştur koştur canım ha çıkıyor, ha çıktı derken...

Bu buluşma birazcık da olsa soluklanmamı sağladı. Buluşmayı uzun zamandır konuştuğum, canım meslektaşım Bigay ayarladı :)

Bana kocaman, kocaman bir sarılma sözü vardı. Sözünü tuttu :)

Buluşmaya gitmeden önce dersanem vardı. Koştur koştur Konak'an Alsancak'a geçtim. Efendim Doğa Cafeyi önceden biliyorum sanıyordum. Hani o yüzden biraz da rahatlıktan olsa gerek sallana sallana, etraftaki hoş hatunları kese kese, tipsiz heriflere burun kıvıra kıvıra Doğa Cafe sandığım yere girdim. Aranıyorum, taranıyorum yok. Yok yani... Üç kat cafenin dibi yarılmış da Bigay içine düşmüş, yok olmuş. Dedim olmayacak böyle. En iyisi mi ben bu çocuğu arayayım da zaman kaybı olmasın. Malum pedagojij formasyon dolayısıyla dolusuyla sınavım var. Sınavlardan dolayı harıl harıl ders çalışıyorum. Zamanım değerli.

Neyse aradım ben Bigay'ciğimi... (Bu arada telefonda ilk konuşmamız, ses tonunu falan bilmiyorum.) Açtı telefonu. Meğersem benim bildiğim cafeni harici başka bir Doğa Cafe daha varmış. Kapıda buluştuk, sarıldık, sarmaştık. Üst kata çıktık beraber. 

Cafe de cafe hani. Kapıdan girer girmez hoş bir müzik karşılıyor insanı. Konsept deseniz o biçim. Ben çok beğendim. Hani eğer arkadaşlarımla gezmeye tozmaya çıkarsam bundan sonra uğrak mekanlarımdan biri olacak gibi gözüküyor.

Neyse buluşmaya geri dönecek olursak (ki daha önce bir çok blog buluşmasına katılmış biri olarak) belirtmek isterim ki katıldığım en çok kişi sayısına sahip blog buluşmasıydı. 

Twitterdan mentionlaştığım Amorf'cuğumla tanıştım ilk olarak. Meğersem aynı üniversitede okuyormuş, aynı ortamda bulunuyormuşuz. Severdim kendisini, daha da bir sevdim görünce canlı kanlı :) Arkadaşımın bloguna ulaşmak, buluşmayla ilgili yazdığı yazıyı okumak isterseniz 
Bir de blog yazılarını uzun zamandır takip ettiğim, ara ara twitter hesabına göz süzdüğüm. Uzaktan uzaktan ilişmeden göz hapsine aldığım Evoğlanı ile tanıştım :) Aslında bu benim için çok hoş bir karşılaşma oldu. Yoğunluğumdan kim gelecek, kim gelmeyecek hiç bir fikrim yoktu, bende yalan yok. Efendim onunla da muhabbetimiz; yaa ben seni birilerine benzetiyorum ama kime demesiyle Asena'ya benzetme de kime benzetirsen benzet cümlemle sonuçlandı. Benzettiği kişinin fotoğrafını tez elden bana iletmesini Evoğlanından beklemedeyim efendim :) Buluşmayla ilgili Evoğlanının da yazdıklarına bir göz gezdirmek isterseniz 

Onebuneşune'yi ilk gördüğümde anaaaa minnacık, miniminnacık bir güzellik var masada dedim içimden. Hani deriz ya bebek surat, hani derler ya sempatik, hani derler ya uuuffff o ne lan. İşte aynen öyle bir şey. Onunla da aynı üniversitedeymişiz. Tanıştığıma sevindirik oldum. Ha bir de gider ayak "Yaw allasen senin yaşın kaç çocuğum" dedim. Aldığım cevapla da küçççük dilimi yuttum. Bir insan yaşından bu kadar küçük gösteremez. Sanırım Onebuneşune'yi 40lı yaşlardayken 20 falan sanırım ben.

Gaynotdefteri'nin gözlerinden kendimi alamadım. Ben ki renkli gözden nefret eden bir varlığım, ben ki kara kaş, kara göz abi yaeeeeğ diyen hatunum. Gaynotdefteri tüm büyük konuşmalarımı bana bir lokmada yedirdi. O nasıl güzel gözlerdir arkideş ya, o nasıl buğulu bakışlardır kardişim ya. İnsanın erkek olası geliyor :( Ha bir de ben o gece söylemeyi unuttum. Gaynotdefteri'nin de ara ara yazılarını okuyordum ben. Takipçilerin arasına bakarsan yüzünde kan bulunan bir anime var :) 

Günışığı... Günışığı'nın boyuna, ince fiziğine, giydiği v yaka trikoya baktım, baktım, baktım. Ağzımdan karşısında bir kaç cümle kuracak dermanı bulamadım. Sanat dediler kaldım, afalladım. İmrendim. İmrendim. Günışığı ben de senin kadar zayıf olmak istiyorum. Bana yardım eder misin 
:(


Bir de kaşlarını kaldırma diyen çiftimiz vardı. İçinizdekigay ile Homorexia sizinle de tanışmak güzeldi. Sonradan gelen şirin arkadaşınızdan gözlerimi alabilseydim, sizinle de ilgilenecek zamanı bulabilirdim diye düşünüyorum.

Bir de Evoğlanı ile gelen Chal Chene vardı. Onunla hiç muhabbet edemedik. Çok sessizdi. Ben de sessizdim ama o benden bin kat daha sessizdi. Gözleriyle ara ara etrafı süzdü. Sonra telefonuna döndü. Giderken bir kucak dolusu sarılayım bari dedim ve sarıldım.

Atladığım birileri varsa affola :)

Kısacık da olsa harika bir saat geçirdim. Hepinizle de tanışmak benim için büyük bir zevkti. Umarım devamı gelir. 

16 Kasım 2012 Cuma

Matematik Öğretmenliği Tehlikeli Ve Sağlıksız Bir Meslektir


Ayakta çok fazla durursunuz, dersi ne kadar öğrenci merkezli işlerseniz işleyin işin çoğunu tahtada siz yaparsınız.

Teneffüsleriniz vardır ama sözde teneffüslerdir hepsi. Sağ olsunlar kıramayacağınız çalışkan, başarılı öğrencilerinizin sorularını teneffüste çözerseniz.
Gün boyu çok fazla ayakta kalırsınız. 
İleri ki yaşlarda varis, romatizma, bel ve sırtınızda çeşitli rahatsızlıklar olma ihtimali yüksektir. 
Tahtanız beyaz, mürekkep kalemli ise kanser, eğer kara tahtaysa astım, bronşit olma ihtimaliniz vardır.  
Matematik dersinin yapısı gereği başınız çok ağrır ve zihinsel yorgunluğunuz çok fazladır. 
Psikolojik açıdan ise tam bir kaostur matematik öğretmenliği.  
Senelerce karşınızdaki öğrencilere ders anlatırsınız ve hep anlaşılmamaktan yakınırsınız. 
Sanki suçlu sizmişsiniz gibi karşınızda size çeşitli ruh haliyle bakan ve sorular soran sevgili öğrencilerinizle muhatap olursunuz.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Yağmura Hasret Günlerin Sonu...


Yağmura doyduğumuz şu günlerde benim aklıma kar düştü. 
Çocukluğumdan beri gördüğüm, görebildiğim tek şey yağmur.
Kar İzmir'e uğramıyor.
Uğrasa da sadece yağmurla karışık kar yağıyor. 
Onunla da ne kar topu oynanır, ne kardan adam yapılır.
İçimde kar topu oynamak, kardan adam yapmak falan uhde olarak kalacak İzmir'de yaşamaya devam edersem...

4 Kasım 2012 Pazar

Görev Tamam

Hangimiz yapmadı ki bunu...
Hangimiz takmadı ki maske...
Sırf açıklama yapmamak için...
Sırf acıları daha fazla gün yüzüne çıkmasın diye...

Hangimiz içimiz kan ağlarken gülmek zorunda kalmadık ki...

İçimiz kan ağlarken attığımı şen kahkahalar hepimizi kendimize yabancılaştırdı.

Duygularımızı yok saydık.
İçimize atarsak görünmek olacağına inandık.
Ama hepsi yerli yerinde kaldı. Hatta içimize attıkça daha da büyüdüğü... Çığ gibi oldu, geçemedik önüne!

Oysa ne derdi büyükler "dert paylaştıkça azalır."...
Dinlemedik hiç büyüklerimizi...

Biz taktığımız maskelerle yolumuza devam ettik.
Yüzümüzdeki yapmacık gülümsemeler bizi bizden, bizi birbirimizden uzaklaştırdı.

Herkes mutlu...
Herkesin hayatı toz pembe...

Hayat sana koca bir NAHHHHHHHHHHH!!!

Bugün de mutlu gözüktüm!

Görev TAMAM!!!

3 Kasım 2012 Cumartesi

Bağcık!!!

Benim ayak bağına ihtiyacım yok. 
Git ağaca mı yaslanıyorsun, taşa mı yaslanıyorsun yoksa bir yere mi yasl(an)ıyorsun yasla. 
Düş yakamdan yeter.

Dost Acı Siker


"Dost acı söyler" lafını kim uydurduysa bok yesin...
Dost acı söylemez, uyarır. 
Dost acı söylemez, dinler.
Dost acı söylemez, yol gösterir.
Dost acı söylemez, çözüm önerir.

Dost acı söylüyorsa, o dost değildir. 
Dost acı söylüyorsa, kıskandığı bir şeyler var demektir.
Dost acı söylüyorsa, araya soğukluk girmiş demektir.

Böyle dost olmaz olsun.

Dost dediğinle güler, eğlenirsin. 
Güzel vakit geçirirsin.
Dost üzülmeni kaldıramaz. 

Ben dostumu mutlu görmek isterim.
Hatalarını yüzüne vurmak yerine insan gibi yol gösteririm. Çözüm öneririm.
Dost acı söyler geyiği yapmam!!!

Sikerim öyle dostun acısını da, baharatını da, lafını da, sözünü de...

29 Ekim 2012 Pazartesi

Rüya...


"Ben deli değilim!
Rüyalarım delice.
Söylediğim gibi, rüyamda oldu."


"Arzular ıstırabı doğurur, ıstıraptan kurtulmanın yolu da var olmaktan vazgeçmektir"


Uçurtmayı Vurmasınlar...


Geçen hafta Nevin’le odun taşıyorduk yine. 
Sordum ona, ‘Senin de yüreğin çarpıyor mu?’ diye. 
Çarpıyormuş. 
Herkesin çarparmış. 
Ama kimininki aydınlık olurmuş,kimininki karanlık. Dışarıdan hangisinin karanlık,hangisinin aydınlık olduğu nasıl anlaşılır İnci? 
Nevin’e sordum: ‘Dünyanın en zor işidir onu birbirinden ayırmak’ dedi. 
‘Dünyanın en zor işi nedir?’ diye Zahide Ana’ya sordum. 
Islak odunla kağıtsız soba yakmakmış. 
Nevin’in dediği, ıslak odunla soba yakmaktan bile daha mı zor?

28 Ekim 2012 Pazar

24 Ekim 2012 Çarşamba

Hoşgeldin Hayatımıza Vibratör


Victoria dönemi...
Orta çağın tedavi yöntemlerine ayak uyduramayan genç doktor Granville gittiği hiç bir yerde uzun süreli olarak çalışamamaktadır....

Gel zaman git zaman Granville'in yolu histeriden müzdarip kadınların tedavi olduğu bir poliklinikle kesişir ve orada kadınları vajinal yoldan tedavi etmeye başlar.

Bu tedavi yöntemine de tam olarak ayak uyduramaz gen doktorumuz. Elindeki uyuşmalara çözüm bulamaz... Kendi eline tam olarak hükmedemez hale gelir... Tabi bunlar devam ederken de polikliniğin sahibinin küçük kızına da yavaş yavaş aşık olmaktadır doktorcuğumuz...

Ve bir gün büyük abla ansızın gelir. Babası tarafından histerik olarak tanımlanan kızımız gönüllü olarak bir halk evi işletmekte, kadın haklarını da sonuna kadar savunmaktadır. Bulunduğu dönemin kadın tipine tamamen zıt bir duruş sergilemekte olan büyük kız kendi ayakları üzerinde durabilmekte olduğu gibi kadın haklarını da sonuna kadar savunmakta, çocuklara eğitimde yardımcı olmakta, hastalara destek olmaktadır.

Peki Granville'i neler beklemekte?

21 Ekim 2012 Pazar

Sevgiye Aç...


Akrabamızın 6 kızı var. En büyük 3 aylık hamile olduğu öğrenilince evlendirildi. 

İkinci büyük kız 15 yaşında kocaya kaçtı. Evlendirilemeyeceği için eve geri getirildi. Kaçtığı çocuk hapiste yattı bir süre... Kız 17ye basar basmaz baba izniyle kaçtığı çocukla evlendirildi.

Dün de üçüncü büyük kızı gördüm. Daha 15 yaşında sevgilisi var... 

Neden böyle oluyor diye sormaya gerek yok sanırım. 

Cinsiyetçi yaklaşım... 

Cinsiyet ayrımcılığı... Kız çocuklarının değersiz görülüşü. Kadının doğum makinesi gibi algılanışı... Sevgisiz, ilgisiz büyüyen çocuklar. Sırf bir penis sahibi olmadıkları için hayatı çok çabuk yaşlarda öğreniyorlar. 

Ve son olarak babaları da sağ olsun erkek evlat sahibi olamadığından gece gündüz kendini rakı masalarında bulmaya çalışıyor. 

Ben böyle hayatın ağzına tüküreyim. 

Bu zihniyet ne zaman değişecek!!!

15 Ekim 2012 Pazartesi

NTV'den Leonardo da Vinci'ye sansür!


Sonunda bu da oldu diye başlayan milyonlarca cümle kurabiliyoruz artık. Ne de olsa şaşırmıyoruz artık başımıza gelen hiç bir şeye...

Sabah bir kalkıp da bakmışız ki her yer tarumar. Ona bile şaşırmam yani o derece vahim bir durumdayız milletçe...

Neden bunları yazıyorum?


İşte sebebi :


NTV'den Leonardo da Vinci'ye sansür!

10 Ekim 2012 Çarşamba

Seks mi Aşk mı?!


Hemel, 2012 yılında (yani bu sene) Hollanda’da gösterime giren bir film. Bir çok yerde filmle ilgili yorumlara ve de eleştirilere baktığınızda porno ya da soft porno yazısını göreceksinizdir. Ama benden size tavsiye aldanmayın bu yorumlara.

Neden aldanmayalım diye soracak olursanız da her çıplaklığın ya da her sevişme sahnesinin sadece sexsells mantığıyla filmin içine konulmadığını belirtmek isterim. Kaldı ki her sevişme sahnesi illa ki porno değildir.

İnsanlar sevişir. İnsanlar hoşlandıklarıyla sevişir, hoşlanmadıklarıyla sevişir. Sırf ihtiyaç için de sevişilir. İnsanlar bir çok nedenle ya da nedensiz olarak da sevişir. Sevişmek için bir sebep aramamak gerekir. Ama bir an gelir ki insan sevgi açlığından bir arayış içine girdiğinden dolayı sevişir. O sevgi açlığı ki insanı yer bitirir. Dünyasını başına yıkar. Var olanı yok kılar… Bir yataktan başka yatağa sürüklenirsiniz. Sevgiyi tanımadığınız kollarda, tanımadığınız tenlerde, tanımadığınız, keşfetmediğiniz bedenlerde ararsınız da bulamazsınız. Bulamadıkça da daha bir kapanırsınız içinize… Daha bir sivrileşir diliniz. Espri anlayışınız, hayata bakış açınız değişir.

Siz karşınızdakilerden sevgi bekledikçe onlar sizi sadece kullanır. Yaralanırsınız. Yaranızıa her bir bedende merhem aranırsınız da bulamazsınız. İşte Hemel tam da böyle bir hayatın içinde sürüklenip gitmektedir. Annesinin yokluğunu yoğun ilgisiyle babası gidermeye çalışmaktadır Hemel’in… Ama o ilgi de nereye kadar devam edecektir?

Hemel’in babası bir gün aşık olur ve tarjik bir hayatın içinde yok olup gider Hemel.
Basit bir kurguyla kasvetli bir film Hemel. Bir çok kişinin sevmeyeceği, hatta ve hatta yadırgayacağı türde bir film Hemel…
Ben yine de izlemenizi tavsiye ederim.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Kahvem Geldi


Gece gece yine kahvem geldi.
Tutamadım kendimi.
Koştur koştur uğradım mutafağa...
Uykumun kaçması umrumda bile değil.
Ne de olsa sabahlar benim.
Uyurum öğlene kadar.
Uyuyamazsam da göz altı morluklarımla aynada kendime bir güzel selam çakıveririm.

Şimdi değmeyin benim kahve keyfime.
Miss gibi dumanı tüten bir bardak kahve.
Daha ne isterdim ki sıcacık geceme.

Not: Bardağı bana hediye edene kucak dolusu sevgiyle... :)

Bir Fincan Kahve


Benim gibi türk kahvesi bağımlıları var mıdır ki blogger aleminde?
Gecenin bir yarısı bile aklıma düşmeye görsün kalkar yapar içerim.
O derece bağımlıyım ben bu merete...

Ne alkolüm var, ne sigaram ama kaşık kaşık bile yerim ben kuru kahveyi...
O gün içemediysem illa ki gece içerim.
Yanına aramam lokum, çikolata...
Kokusu bile yeter farklı diyarlara uçmama.
Kendimden geçerim resmen kahvemi yudumlamaya başladığımda.
Dünyayı unuturum içerken.

O derece seviyorum ben kahveyi.

Twitterdan Bir Yenilik Daha

Twitter gün geçmiyor ki bir yenilik daha eklemesin bünyesine... Bu sefer ki facebook ve google plustan hallice esinlenilmiş kapak fotoğrafı. Twitterin deyimiyleyse başlık fotoğrafı.

Bu benim twitter hesabımın yeni görünümü:


Japonların Yeni Çılgınlığı Bagel Head


Vücuda enjekte edilen bir sıvının belirli bir süre sonra yaptığı şişkinliğin ortasına parmak basılar elde ediliyor bagel head. 
Geçici sürelik görsellik elde ediliyor bu operasyonla.
Ne kadar geçici diye sorarsanız da bir gün diyor Japonlar.

28 Eylül 2012 Cuma

Zakkum & Cem Adrian - Biraz Uyu



Gelmiyorsa artık yardıma bir zamanlar ağladığın omuzlar, soğumuyorsa kalbine akan kaynar sular...


Nefes alamıyorsan, açıklayamıyorsan, tutunamıyor kanatlanamıyorsan
Ve artık başaramıyorsan...



Olsun olsun varsın şimdi uyu biraz uyu!!!

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yakın İlişkiler...


Sırf akraba olduğu için tersleyemediğim, sevmesem de saygı gösterdiğim insanlar var. 
Oysa ki sosyal çevremde olan birileri olsa çoktan itin götüne sokmuştum her birini...
Ya sabır!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Negatif/Pozitif


Negatif egonun tek bir amacı vardır: Haklı olmak. Haklı olmak uğruna düşünceleri, duyguları ve davranışları çarpıtır, işine geldiği gibi yorumlar, savunma mekanizmaları geliştirir, iç ve dış dünyamızda bize savaşlar ve çelişkiler yaratır.




Pozitif ego, tek başına olabildiği anlardan haz alır; çünkü yaratıcı olmak için bulunmaz bir fırsattır. Negatif Ego yalnızlıktan korkar. YALNIZLIK DAYANILMAZDIR!!!

Alıntı
Özsaygı
Saim Koç & Nil Gün

Girl On The Bridge


Yırtık banknota inanır mısın? İkiye bölünmüş ve değersiz hale gelmiş...

Not: Filmin bir bölümü İstanbul'da geçmekte :)

Ma Vie En Rose


 Ludovic dünyalar tatlısı bir çocuk. Tek sorunu cinsel kimliğinin farkındalığı. Ve bu farkındalık kendini nasıl ifade edeceğini aramasına neden oluyor. Kendini ne kadar aramaya yönelirse o kadar çevresindekilere zarar vermeye başlıyor…

Ailesi bulunduğu ortamdan dışlanmaya başlıyor. Arkadaşları tarafından minik çocuğumuz hor görülüyor. Sıra arkadaşı sırf onunla yan yana oturduğu için cehennemde cayır cayır yanacağını, bu yüzden onunla aynı sırayı bir daha paylaşmayacağını dile getiriyor. Dışlanmaların, hor görülmenin ardı arkası kesilmiyor.
Ailesi de bu olanlar yüzünden Ludovic’in davranışlarını hor görmeye başlıyor… Onu terapiyle tedaviye zorluyorlar…

Devamında çevreden gelen tepkilerin şiddeti artıyor ve bu tepkiler Ludovic’in her şeyin tek suçlusunun kendisi olduğuna inanmasına yol açıyor. Miniğimiz içine kapanıyor. Ailesinden uzaklaşmak için de ananesinin evine yol alıyor.

Çevrenin dar görüşlülüğü yüzünden miniğimizin babası işten atılıyor. Annesi bütün suçun Ludovic’te olduğunu iddia ediyor…. Bu şekilde hareket etmeye devam ederse de asla mutlu olamacayaklarını ima ediyor.

Daha sekiz yaşında olan bir çocuğun zorluklara göğüs germesine şahit oluyoruz bu filmde.

9 Eylül 2012 Pazar

Prosecutor Princess

Geçmişten gelen sırların geleceğimizde ayağımızı tökezletmemesi için bazı şeyleri göze almak gerekir... İşte bu dizi de bunu öğretiyor insana.

Bol avukatlı, bol savcılı, bol cafcaflı bir film. Aşk deseniz var, acı deseniz var, hüzün deseniz var, göz yaşı deseniz hayli hayli var...

İntikam mevcudunu doldurmuş bir film. Zaten Kore dizilerinin olmazsa olmaz alt yapısı intikam üzerine kurulu değil mi? Bunda da eksik etmemişler allahtan :)

Dizinin müziklerine gelince harikaaaağ, harikağğğğ, tek kelimeyle harika. Her sahneye uygun bir müzik mevcudu var şu Kore dizilerinin... Bizimkiler de hala müziği arka plana ata dursunlar, Kore bu konuda kendini aşmış vaziyette....

Prosecutor Princess konu olarak, babasının zoruyla savcı olmaya zorlanan moda delisi bir kızımızın hikayesi. Okuldan mezun olduğu günden itibaren yakasını tesadüfler zinciri bırakmıyor bu cici kızımızın. İlk gün cüzdanını çaldırıyor, akşamına deli gibi arzuladığı ayakkabıyı açık arttırmada alamıyor. Ama onun da öncesinde ayırttığı odanın başkasına verildiğini öğrenip kapı dışarda kalıyor... Daha neler neler...

Müzakere sonunda hem ayakkabıyı alamamanın verdiği hüzün hem de cüzdanını çaldırmış olduğunun yaratmış olduğu sıkıntılarla çevresinde bulunan birini hırsız sanıp üzerine atlıyor... Ama o da nesi?! Üzerine atladığı kişi bir savcı...

Bakalım bundan sonra o savcıyla yolları kesişecek mi? Güzel kızımızı neler neler bekliyor? Hangi zorluklara göğüs gerecek? Moda tutkusu ona ayak bağı olacak mı? Bulunduğu ortamdan dışlanacak mı?

5 Eylül 2012 Çarşamba