28 Nisan 2014 Pazartesi

Bölünüyoruz Parça Parça...

Ben çocukken türbanlı ne bilmezdim. Benim için tek bir tanım vardı: "baş örtülü". Benim annem de başı örtülülerden, anneannem de, babannem de... Hiçbir kere bile türbanlı diye ifade etmediler kendilerini. İnandıkları için kapattıklarırnı söylediler başlarını.

Askeriyeye de girdiler öyle, işlerini de hallettiler kimse öfkeyle bakmadı onlara ama gel zaman git zaman devir değişti. Baş örtüsü ile türban olarak ikiye ayrımlaştı. Baş örtüsü belirli oranda normal karşılanırken, türban siyasi bir simge haline geldi. Siyasi bir simge haline gelen türban bazı kesimler tarafından o kadar fazla kullanıldı ki türbansız olan bir kesim siyasi çıkarlar doğrultusunda ötekileştirildi.
Ötekileştirilen kısım türbanlılara nefretle bakar oldu. Bölündük. Parça parça bölünüyoruz.

Eskiden otobüste yaşlı olsun, türbanlı olsun, baş örtülü olsun saygımdan yer verirdim. Şimdi bakıyorum ve kendime en benzeyene yer veriyorum. Saygı duyduğumdan da değil yer verişim, beni ötekileştirenlere inat yapıyormuşçasına yapıyorum bu davranışı ama bir yandan da düşünüyorum "Annemin yanında yok olduğumda acaba ona da nefretle bakan gözler oluyor mu?" diye...

Ne ara birbirimize bu kadar yabancılaştık? Ne ara insanlığımızdan önce dini inanışımızı, siyasi görüşümüzü, hayata bakış açımızı önplana atar olduk?
Saygıyı sadece benzer özellikte olduklarımıza mı göstereceğiz gelecekte? 

26 Nisan 2014 Cumartesi

Bülent Usta'dan Sen Kaç Ben Onları Oyalarım ile Günümüz Kahramanlarına Bir Bakış


Bülent Usta'nın kaleminden çıkan, Trend Yayınevi sayesinde kitap raflarında yerine alan bu muhteşem kitabı okumayı sonunda bitirdim.
Kitabın adı kadar -Sen Kaç Ben Onları Oyalarım- içeriği de oldukça ilgi çekici. Normal bir polisiye ya da kaç-kovala tadında bir kitap beklerken her karakterin o an yaşadığı durum kendi ağzından anlatıldığından, kitabın üslubu da insanı oldukça etkiliyor.

Bir olaya sağ taraftan bir karakterin gözüyle bakarken, sol taraftan başka bir karakterin gözüyle bakıyorsunuz. 
Oluşturulan her karakterin olay örgüsü içindeki önemi kendi cümleleriyle kitaba yansıtılmış durumda. Bu yüzden de kitabı okumak oldukça kısa sürüyor. Yani demem şu ki bir karakterden başka bir karaktere geçişlerde kesintiler yok, aksine kitabı akıcı yapan karakterlerin kendi cümleleri.

Bir solukta okudum bu eşsiz kitabı. Hatta çok zamanım oldmadığından otobüste bitirdim resmen kitabı. O kadar kendimi kaptırmışım ki bir seferde ineceğim durağı geçirdim :)

Kitaptan ufak alıntılarla yazımı sonlandırmak istiyorum.

Hepimiz suyun altındayız. 
Aşık olduğumuz anlarda, güldüğümüz ya da bir sanat eserine baktığımız anlarda, suyun üstüne çıkıp ciğerlerimizi hava ile dolduruyoruz. 
Sonra tekrar suyun altına giriyoruz. 
Her an boğuluyoruz ama ölmüyoruz.


İnsanlar kurşunları duvara saplamak amacıyla yapsalardı, o zaman duvara saplanmak isterdim. 
Ama insanlar duvarları, sınırları belirlemek için yapar. 
Kurşunları da öldürmek için.


Benim ülkem biraz Doğu'dur biraz Batı'dır. 
Doğulu gözüyle bakarsan Doğu'nun bittiği yerdir. 
Batılı gözüyle bakarsan Batı'nın bittiği yerdir. 
Bitiktir. Herkese göre ötekidir. Öteki olmak zordur. 
......................................
Bu kadar silahın olduğu bir dünyada, bu silahların tüketileceği savaşlar olmak zorundadır.


Aşk hayatın amacı gibi sunuldu bize. 
Filmlerde, şarkılarda, kitaplarda hep aşk vardı. 
En sert gerilim filmlerinde dahi bir yere aşk sıkıştırılmazsa olmazdı. 
Aşkın bize bu kadar fazla sunulması onu hayatımızın olmazsa olmazı yapar. 
Eğer aşık değilsek sanki eksik bir şey vardır yaşamımızda. 
Ve bu nedenle deli gibi aşkı ararız. 
Ruh ikizimiz, ten uyumlumuz, seks partnerimiz, kalbimizin diğer yarısı, ying isek yangımız, yaşam sebebimiz, oksijenimiz, azotumuz, boku boncuklu, teri yifsen loren dö la parfümlümüz. 

Üçüncü sayfa haberlerinde aşk cinayetlerini gördükçe bu saçma duyguya yüklenen psikopat anlamalara şaşırıyorum. Bir çocuk sevdiği bir oyuncağı başkaları oynamasın diye parçalar mı? Ama yetişkin parçalar!


Kitabın Adı: Sen Kaç Ben Onları Oyalarım
Kitabın Yazarı: Bülent Usta
Yayınevi: Trend Yayınevi

18 Nisan 2014 Cuma

Süper Güvercin Kitabını Okumama Az Bir Zaman Kaldı...


Hollanda'nın umut veren ebedi yeteneklerinden biri olan Esther Gerritsen'in 2011'de Libris Literatuur ödülüne aday gösterilen kitabı; "Süper Güvercin" Trend Yayınevi farkıyla Türk okurları için artık türkçeye çevrilmiş halde 14 Nisan'da kitap raflarında okuyucularıyla buluşmak için yerini aldı.

Kitabın konusuna ufak da olsa değinmeden geçemeyeceğim.

"Kim olduğunuzu ilk ne zaman anladınız?
Büyümek hepimiz için çok zordu. Ancak Bonnie için büyürken normal davranmak zorunda olmak daha da zor!
Özel bir yeteneğiniz olsa ve herkesin bunu göremeyecek kadar kör olduğunu anlasanız ne yapardınız?
On iki yaşındaki Bonnie'nin dilinden yetişkinlerin dünyasında bir 'Süper Güvercin' olmanın zorluğunu okurken, içinizdeki çocuğu ne zaman dinlemekten vazgeçtiğinizi fark edeceksiniz."

"Bazı insanlar yanlış vücutta dünyaya gelirler, bazıları ise yanlış görevlerle..."

İnsan şu yazılanları okuduğunda kitabı alıp okumak istiyor. Şahsen ben en kısa sürede kitabı alıp okumayı düşünüyorum. Umarım sizler de merak duygunuza yenik düşüp kitabı alırsınız :)

Oldukça değişik bir hikaye ile karşı karşıya kalacağımızı düşünüyorum.



Sahte Gülümsemelerin Ardında Yatan Gerçekler...

Sahte gülüşlerin, alaycı bakışların altında yatıyordu gerçekler. Bir kadının özgürlüğü kocasına olan bağlılığıyla sınanıyordu. Boşanmak teoride kabul edilebilir dururken, pratikte toplum çerçevesinde kınanan bir davranıştı. Bir kadının yeri kocasının yanıydı.


Değerler maddi yönden ölçülüyor ama görüntüsel olarak bakıldığında manevi değerlerin ön planda olduğu vurgulanmaya çalışılıyordu. Bütün çabalar var olanı daha sevimli göstermek içindi. Gerçekliğin üstü masumiyetle ört bas edildiği müddetçe daha az can yakıcı olacak gibi duruyordu.

Peki ne oldu da Archer evlenmek için gün saydığı May ile Madam Olenska arasında gel-gitler yaşamaya başladı? Var olduğu toplumun bir parçasıyken düşüncelerini neden toplumun süzgecinden geçirmemek konusunda diretti de Madam Olenska'yı sadece toplumdan dışlanmaması için kocasından boşanmasından vazgeçirmeye çalıştı?

Peki aşk... Sarsıcı arzuların ardında, tutkunun hüküm sürdüğü aşk; havada asılı kaldı ve masumiyete olan yaklaşım nedeniyle insanlar duygularını suskunluklarına gömüp hayatlarına devam ettiler mi? Edebildiler mi? Aşk bu kadar üstünkörü yaşanabilecek kadar sığ bir duygu muydu? Bu kadar geçici bir heves miydi bu yoğun duygular? 



Bakışlardan okunan ama kelimelere dökülemeyen onca şey... Sadece toplum içinde kabul görmek için, hayata devam edebilmek için değer miydi? Özgürce yaşayıp da paraya bağımlı olmadan, onca şaaşaya gerek duyulmadan, onca gösterişe muhtaç olmadan devam edilemez miydi hayata? Madam Olenska'yı tutan neydi kocasındna ayrılmaması için? Sadece sosyal statü ve maddi özgürlüğe karşılık hapis hayatı yaşanır mıydı?


İnsan sevmediği biriyle hayatını devam edebilir miydi peki?

Bu soruların ve daha bir çok sorunun cevabı Edith Wharton'un kaleminden biz okuyucularla buluşma imkanı bulan ve Pulitzer Ödülüne layık görülen, MASUMİYET ÇAĞI kitabında. 20.yüzyıl Amerika edebiyatının en önemli kadın yazarlarının başında gelen Edith Wharton, ününü bu kitaba borçlu diyebiliriz ve bu kitapla buluşmamı sağlayan yayınevi de Altın Bilek Yayınları :)

Karakterler resmen birbirleriyle konuşmuyor ve düşünce okuyor gibi karşılarındaki insanların duygularını tahmin etmeye ve ona uygun şekilde hareket etmeye çalışıyorlar. İnanın kitabı okurken insan o suskunluğu yutkunarak üzerinden atmak istiyor. Ah diyordum her seferinde "Ben orada olacaktım da tüm içimden geçenleri tek tek söyleyecektim."
Ama o çağdaki toplum içinden geçenleri söyleyebilenlerin değil, tahminlerinden istikrarlı sonuçlar elde edebilenlerin çağıymış. Ben o çağa pek de uyumlu değilmişim. 

Şimdi de kitaptan ufak alıntılara yer vermek istiyorum:

"Ruhuna sahip olduğu genç yaratığın açık alnına, ciddi gözlerine ve sevecen, masum ağzına büyük bir saygıyla baktı. İçinde yaşadığı ve inandığı sosyal sistemin bir ürünü olan genç kız hiçbir şey bilmiyor ve çok şey bekliyordu."

"
-Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?
- Arkadaşlarım bana yalnızlık duygusunu hissettirmediği sürece evet.
"

"Bu genç bayanın gözlerinden bandajı çıkarmak ve ileri bakmayı öğretme görevi kendine aitti; fakat bu zamana kadar böyle kaç nesil gözleri bağlı bir şekilde evlenmişlerdi? Bilimsel kitaplardaki birkaç düşünceyi hatırlayınca (Kentucky mağara balığının işe yaramadığı için artık gözleri olmadığını) biraz ürperdi. May Welland'a gözünü açmasını rica ettiğinde boşluğa anlamsız bir şekilde bakaya devam ederse ne olacaktı?"

"Hepimiz bu kadar sahte miyiz yani; diye geçirdi içinden.İinsan zayıflığına acımasına eşit olan insan rezilliğine karşı içgüdüsel nefretini kendine kabul ettirme çabası yüzünden kafası karışmış bir halde hayatında ilk defa ilkelerinin ne kadar basit olduğunu fark etti."

"Hayal gücüne karşı aklı ve deneyime karşı kalbi mühürleyen bir masumiyet..."

"Eğer senden vazgeçmezsem, seni sevemem..."

Kitabın Adı: Masumiyet Çağı
Kitabın Yazarı: Edith Wharton
Yayınevi: Altın Bilek Yayınları



6 Nisan 2014 Pazar

Sen Kaç Ben Onları Oyalarım


Bülent Usta'dan Sen Kaç Ben Onları Oyalarım kitabı Trend Yayınevi aracılığıyla raflarda yerini aldı.

Kitabı almaya ben de bugün nail oldum.

Kitabın kapak tasarımı oldukça dikkat çekici. Kırmızı tonları ve elinde silah olan bir kadının oluşu oldukça dikkat çekici. Kitabın sayfalarına ufak çapta bir göz atışla da içindeki çizimlerin de dikkat çekici olduğu görülebilir.

Yine bunun yanında oldukça da merak uyandıran bir adı var kitabın. Bu da insana ne kadar çabuk kitabı okumaya başlarsam o kadar iyidir dedirtiyor.

Heyecanla elimdeki kitabı bitirip bu kitabı okumayı bekliyorum.

Gece Geçen Gemiler Kitabının Çıkışına Çok Az Kaldı


Altın Bilek Yayınlarından çıkacak olan Gece Geçen Gemilerin dağıtımı 8 Nisan 2014 ve ben kitabın çıkışını heyecanla bekliyorum. Hem konusu ilgi çekici, hem kapak tasarımı bir harika. İnsan kitabı okumak için can atıyor doğrusu.

Kitabın yazarı Beatrice Harradan. Türkçeye çeviren kişi de Nil Çelebi. 

Boston Globe kitap hakkında şöyle yazmış : "Kalbinizi esir alacak sıradışı bir aşk hikayesi."

Aynı şekilde The Shire Magazine'den Melissa McMagreth ise kitap için "Okurken, yanınızda sarılacağınız biri olmasını arzu edeceğiniz kadar gerçek bir dram; derin bir aşkın tanığı olmaya hazır mısınız?" demiş.

Son olarak da London Reviewer of Literature'den Roth Camnridge ise kitap hakkında düşüncelerini şöyle dile getirmiş: "Ruh, pişmanlığın farkına vardığında ne olur?... Yaşamın bu denli büyük bir umutsuzlukla sınanmasından doğan bir büyü var bu kitapta... Ve büyücü bize hep aynı şeyi fısıldıyor : Umudunuza sahip çıkın. "

2 Nisan 2014 Çarşamba

Mutluluk Ne Kadar Uzak Olabilir?


Osman Aysu'nun Çıkış Yok kitabı Ephesus Yayınları aracılığıyla kitapçılarda yerini almış.
Bu sayede de ben de okuma şerefine nail oldum. 

Kitabın kapak tasarımı oldukça dikkat çekici. Otobüste kitap elimdeyken çevremdeki kişilerden kitabın adını soranlar falan oluyordu. Yani kapak tasarımı bir o kadar çekici.
Görsel olarak labirent kullanılması da kitaptaki çıkmaz konuyu oldukça iyi özetlemiş.
Hani kitabın kapağına bak ve kitabı al durumu söz konusu diyebilirim.

Ardından kitabın konusuna gelecek olursak da Yeliz üniversiteyi yeni bitirmiş; kızıl saçlı, yeşil gözlü, boylu poslu, güzel mi güzel bir memur kızı. 
Okulu bitirmesi şerefine de arkadaşlarının şehirlerine birer haftalık ziyaretler yapıyor.
En son gideceği arkadaşıyla buluşacağı yere geldiğindeyse saldırıya uğruyor.
Olay örgüsü de bu saldırı ile başlıyor.

Buradan sonra konu Ankara'dan İstanbul'a doğru sürükleniyor ve okuyunun karşısına Osman Aysu, Çıkış Yok ile türk filmi tadında bir macera sunuyor.

Kitap sade bir dille yazılmış. Bazı yerlerde yazım yanlışları göze çarpıyor ama onu da okurken siz düzeltiverin. O kadarcık kusur da kadı kızında olur hani.

Kitaptan ufak ufak alıntılarla yazıma son vermek istiyorum.

"Sinan işteki yorgunluğunu hep ağır fizik idmanları yaparak atardı. Gelişmiş adaleli vücudunu hep bu idmanlara borçluydu. Yaz kış pijama giymezdi; üstünkörü kurulandı ve yatağına girdi. Hemen uykuya dalacağını zannetmişti ama hiç de öyle olmadı. Karanlık odada bakışlarını tavana dikip hayallere daldı.

Durumu yadırgıyordu ama Yeliz'in güzel çehresi bir türlü beyninden çıkmıyordu..."

.........................................................................

"Gözleri yaşardı. Ölmek istemiyordu. Çevresine bakındı. Denizden esen hafif meltemi ciğerine çekti. Yaşamanın ne kadar değerli olduğunu daha yeni yeni anlıyordu sanki. Çevresindeki insanları gözden geçirdi. Az ilerde köprünün üstünde bekleşen, balık tutmaya çalışan insanları süzdü. Acaba onların içinde de bu ölümcül yalnızlığı yaşayanlar var mı, diye düşündü. Şehrin gürültülü yaşamı kendisini etkiliyordu. Vasıtaların gürültüsü, klakson sesleri, bağırışmalar, seslenmeler, vapur düdükleri iyice sersemletmişti Hüseyin'i. Çok yorgundu.

İki gündür doğru dürüst bir döşek üzerinde uyumamıştı. Belli bir hedefi yoktu, şehirde her an karşısına çıkacak ağanın korkusuyla dolaşıp duruyordu. Avcıyken insanlara çok kurşun sıkmıştı ve her seferinde ağanın destek ve himayesiyle yakayı sıyırmıştı ama artık kendisi avdı ve sonunda ağanın galip çıkacağını biliyordu.

İşin sonuna gelmişti. Derin derin nefes aldı. Bir zamanlar birlikte iş yaptığı, dostu ve kader birliği yaptığı insanlar ilk karşılaşmalarında her şeyi unutarak ona kurşun sıkacaklardı. Acı acı gülümsedi. Acaba ölümü hangi dostunun kurşunuyla olacaktı?"

Kitabın Adı: Çıkış Yok
Kitabın Yazarı: Osman Aysu
Yayınevi: Ephesus Yayınları