31 Mart 2014 Pazartesi

Cahil Toplum

”Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. 

Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! 

Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir…”

 Friedrich Wilhelm Nietzsche 

Akıllı Kadınlar :)


Akıllı Kadınlar diye ufak bir cep kitabından altını çizdiğim alıntılardan birkaçını sizlerle de paylaşayım dedim :)


"Ne yapsam eleştirileceğimi biliyordum. Ben de hiç olmazsa yapmak istediğim şeyler için eleştirileyim diye karar verdim. "
Rosalynn Carter


"Ne yazık ki iş dünyasında hala kadınlara destek olmayan kadınlar var. Ben bunlara "Fahri Erkekler" diyorum. Yani gücün ancak erkeklerin dünyasında elde edebileceğine inanan kadınlar. Kadınlar hem ekonomik hem politik bakımdan güçlü olduklarının artık farkına varmalılar. Gücünüzü başkasına vermeyin; kendiniz ve diğer kadınlar için kullanın. "
Ginger Purdy


"Bana ilerleme yolunun ne hızlı ne de kolay olduğunu öğrettiler. "
Madam Curie


"Evlilikle kariyerini nasıl bağdaştıracağını soran bir erkeğe henüz rastlamadım. "
Gloria Steinem


"İsterseniz yanlış düşünün ama lütfen düşünün. "
Doris Lessing


"Eğer inanca ve vicdanıma uygun biçimde oy kullanmayacaksam benim için senatodaki koltuğumun beş paralık değeri yoktur. "
Hatice W.Caraway


"Bir kadının, istediği dünyayı yaratmak için bir erkekten medet umması ne kadar yanlış. "
Anais Nin

29 Mart 2014 Cumartesi

Alabora Olan Sırlar Günyüzüne Çıkarsa

Altın Bilek Yayınlarından çıkan, Cenk Kayakuş'un dördüncü romanı olan Piri Reis'in Sırrı kitabını sonunda okumayı bitirdim ve sıcağı sıcağına kitap hakkında düşüncelerimi yazayım dedim.

Hem bu şekilde kitap hakkında duygularımı da daha rahat, unutmadan aktarabileceğim. Hoş şöyle de bir gerçek var ki bu kitabın etkisinde bir hayli uzun süre kalacağım gibi gözüküyor. Çünkü kitap tek kelimeyle özetlenecek olursa "SARSICI"

Normalde tarihi içeriğe sahip kitapları okumayı sevmem ama Cenk Kayakuş Piri Reis'in hayatının son yirmi yılını -gizemli zamanlarını- oldukça sağlam bir şekilde kurgulayarak roman haline getirince bana da okumak düştü. Ne de olsa hem tarihi ufak alıntılar vardı hem de en sevdiğim türden bir gizem, sırlar perdesi söz konusuydu.


Kitabı elime alır almaz kapak tasarımından oldukça etkilendiğimi söylemek isterim. Ayrıca kapak tasarımının kitaptaki bir olayın görselleştirilmiş hali olduğunu kitabı bitirdiğimde fark etmiştim. Bu da oldukça hoşuma giden, kitap hakkında bir kaç ayrıntıdan biri ve bunu da sizinle paylaşmak istiyorum.

Cenk Kayakuş, Piri Reis'in Sırrı'nda zekasının inceliklerini kullanarak kurguyu oldukça sağlam oturtmuş. Aha burda eksiklik var diyebileceğiniz hiçbir şeye rastlamayacaksınız yani. Hatta ayrıntılar o kadar güzel işlenmiş ki insan okurken hayal gücünü çok iyi bir şekilde kullanıp satırların arasından hayal alemine akıp gidiyor.

Yine kurgunun iyiliğinden ve yazarın kaleminin kuvvetli oluşundan olsa gerek kitap oldukça akıcı. Hani derler ya insanın elinden bırakası gelmiyor. İşte bu kitap da onlardan biri. Başladığınız anda soluğunuzu tutuyorsunuz ve kitap bittiğinde de rahat bir nefes alıyorsunuz.

Kitap ilk sayfalarında Piri Reis'in dünya haritasının görselleriyle karşılıyor okuyucuyu. Harita görsellerinin altlarında da konuyla ilgili açıklayıcı ufak ufak dipnotlar düşülmüş. Bu ince ayrıntı da okuyucuyu bir zahmetten kurtarıyor. Hani benim gibi bir internet kurdu bile acaba daha başka ne olabilir ki konuyla ilgili diye bilgisayar başına geçip de araştırma yapmadı. Siz düşünün yani durumu :)

Kitabın başlangıcında insanı kitaba kenetleyecek şu cümlelere yer verilmiş:

"İlerlemek için belirli bir yola sahip olmayan herkes bu dünyadaki en büyük tutsaktır. Aslen, seçimlerden soyutlanmış bir belirsizliğin içinde kaybolmak değildir tüm mesele. Asıl sorun; kapıldığımız akıntının sonunda, nereye ait olduğunu bilmediğiniz meçhul bir adaya da varsanız, başarmış olmanın getirdiği müfrit zevkten mahrum olmaktır. Kaybolan için yaşamaya devam etmek zordur bu yüzden. Çünkü hayat rastgele kazanılmış zaferlerden hoşlanmaz."


Sonrasında kitaptan ufak alıntılarla devam edecek olursak da şu paragrafa yer vermeden geçmem doğru olmaz diye düşünüyorum.

"Zamanı hor kullanan herkes, sonsuza dek yaşayacakmış gibi davranıyor. Günün birinde yok olacağına inanan benim gibileriyse, yaşadığı her saniyeyi değerli kılmaya ve onu daima bir 'an'a dönüştürmeye çalışıyor. Ne yazık ki bunu yapanlar olarak sayımız çok az."

Sonra sonra oldukça hoşuma giden kısımları da aktarmak istiyorum. Hani neredeyse kitabı okurken elimden kalem düşmedi. Çünkü yazarımızın kalemi başta da dediğim gibi oldukça kuvvetli. İnsan bazı cümleleri tekrar tekrar okuyor ki aklında daha da bir fazla yer etsin.

"Dünyanın çıplak gerçekliği acıyla besleniyordu ve bu gerçeklikle karşı karşıya kalmak, sadece güçlülerin dayanabileceği, hayat boyu süren bir işkenceydi."

"Aptallardan uzak duran tüm keder, gerçeği görebilenlerin omuzlarına biniyor..."

Kitabın konusunu da ufak da olsa anlatayım ki kitabı almak isterseniz içinizdeki kuşkular yok olsun. Açıkçası kuşkuya yer vermeyin derim ben de yine de son karar sizindir.

Bilindiği üzre Piri Reis'in çizmiş olduğu dünya haritası oldukça ünlü ve yine Piri Reis'in hayatının son yirmi yılıyla ilgili bilindiği üzre neredeyse doğru dürüst hiçbir kaynak yok. İşte bu ufak boşluktan içeri doğru sızıyor Cenk Kayakuş kitapta ve bu boşluğu harika bir kurguyla okuyucuya aktarıyor.

Ayrıca bilinen bir gerçek var ki Piri Reis padişahın emriyle denizlerde fersah fersah yol almış fakat hayata gözlerini kellesi uçurularak kapatmıştır. Daha da önemlisi onu görevlendiren padişahın emriyle kellesi uçurulmuştur. Emri verense Kanunu Sultan Süleyman'dır... Padişah ne oldu da sayısıyla sefere çıkarttığı, en güvendiği adamlardan biri olan Piri Reis'in kellesinin uçurulmasını istedi? Ortada çözümlenemeyecek bir husumet mi vardı? Bu katlin ardında gizli olan sır neydi? Hangi tarihi belgeler bu durumu bugüne taşımış olabilir? Geçmiş hakkında yazılmamış, çizilmemiş olaylar hakkında nereden yararlanılarak bir sonuca ulaşılabilir? Geçmişin karanlık odaları nasıl aydınlatılır?

İşte tüm bu soruların cevabını romanın baş kahramanı Hakan Geda verecek. Hırslı, azimli, korkusuz Hakan Piri Reis'in sırrını çözecek mi? Gelin kitapla birlikte bu cevaplara Hakan'la birlikte nail olun.

Okuyun, mutlu olun :)

Kitabın Adı: Piri Reis'in Sırrı
Kitabın Yazarı: Cenk Kayakuş
Yayınevi: Altın Bilek Yayınları

23 Mart 2014 Pazar

Hushpuppy ve Hayal Dünyası


Beasts of the Southern Wild filmin adı. Türkçeye çevrilmiş haliyle Düşler Diyarı.

Film 2012'de Sundance Film Festivalinde oldukça beğenilen filmler arasındaymış. Hatta biletleri de çok kısa bir sürede tükenmiş. Ayrıca da ulusal yarışma kategorisinde de birincilik ödülüne layık görülmüş.

Film oldukça yavaş ilerliyor. Hatta ilerlemiyor bile diyebilirim. Yaklaşık bir buçuk saat süren filmi sanki bir asır izlemişim gibi hissettim izlerken. Ancak bu durağanlık insanın filmden kopmasına neden olmuyor. Aksine filmin izleyiciyi kendine bağlayan bir yapısı var.

Başrol oyuncumuzun filmdeki karakterinin adı Hushpuppy. Minik oyuncumuz ara ara kendi iç dünyasına yolculuklar yapıyor. Okul diye tabir edilen yerde öğrendiği az bir bilgiyi de gerçeklikle bağdaştırarak hayal dünyasına ufak çaplarda yolculuklar yapıyor film ilerlerken. Bir yandan da zorlu yaşam şartlarına karşı erkeksi bir duruş sergilemeye çalışıyor. Çünkü annesi o daha çok küçükken uzak diyarlara kaçıp gittiğinden güçlü olması gerektiğini söylüyor babası Hushpuppy'e.

Minik karakterimizin hayal dünyası demişken hayal dünyasının gerçeklikten kopuk olmadığını da belirtmek isterim. Gerçeklikle yoğrulmuş bir hayal dünyasına sahip ufaklık. Yönetmen günümüz sıkıntılarının, küresel ısınmanın, tükenen nesillerin falan çocukların beyinlerinde nasıl hayal edildiğine de değinmiş. 

Miniğimizin ilerleyen sahnelerde dile getireceği cümleler izleyici can evinden vuracak cinsten.
Hatta ufak bir örneklem sunmak istiyorum:

"Her şey sessizce gözümün önünden kaybolduğunda beni var eden her şeyin görünmez parçalar halinde uçuştuğunu görüyorum. Çok dikkatli baktığımda, uzaklaşıyor ama sessizce uzaklaştığında, aslında tam burada olduğunu görüyorum. 

Koskocaman bir evrende ufacık bir parça olduğumu görüyorum ve bu her şeyi doğru kılıyor. 

Öldüğüm zaman gelecekti bilim adamları tüm bunları bulacaklar. Bir zamanlar Hushpuppy adında birinin olduğunu ve babasıyla birlikte Küvet’te yaşadığını bilecekler.
"


Bu arada film Türkiye'de de Filmekimi kapsamında gösterilmiş. Ben gecikmeli olarak bu filmi izlemeye nail oldum. Bu kadar geç izlemiş olduğuma da açıkçası pişmanım...

Eğer daha fazla geç kalmak istemiyorsanız kısa sürede izlenecekler listenize bu filmi alın derim.

Şimdiden iyi seyirler.

Çıkış Yok!


"Sinan işteki yorgunluğunu hep ağır fizik idmanları yaparak atardı. Gelişmiş adaleli vücudunu hep bu idmanlara borçluydu. Yaz kış pijama giymezdi; üstünkörü kurulandı ve yatağına girdi. Hemen uykuya dalacağını zannetmişti ama hiç de öyle olmadı. Karanlık odada bakışlarını tavana dikip hayallere daldı.

Durumu yadırgıyordu ama Yeliz'in güzel çehresi bir türlü beyninden çıkmıyordu..."

Kitabın Adı: Çıkış Yok
Kitabın Yazarı: Osman Aysu
Yayınevi: Ephesus Yayınları

21 Mart 2014 Cuma

Kalbe Dokunursa Soğuk Çelik...


Altın Bilek yayınları sayesinde Türkiye'deki kitap raflarında yerini alan Soğuk Çelik kitabı okuyucularını daha ilk satırlarda etkisi altına alıyor.

Kitapta oldukça fazla bir şekilde tıbbi terimlere yer verilmiş ama bazı kitaplar gibi o tıbbi terimleri oturup kendimiz araştırıp da ne olduğunu anlamak durumunda kalmıyoruz. Çünkü yazar bu tıbbi terimleri de romanın içinde oldukça iyi açıklamış.

Sürükleyici bir roman oluşunun yanında etkili bir kurguya sahip kitap. Açıkçası okurken olay örgüsünün içinde bir an kayboldum sanıp, bir an aha aydınlandım dediğim oldu. Ve bazen yazarın yaptığı açıklamalarla ağzım açık kaldı diyebilirim.

İlk başlarda romanda çok fazla karakter varmış gibi duruyor. Hatta zaman zaman karakterlerin isimlerini karıştırabiliyor insan fakat sonlara doğru kim kimdir, kim necidir gayet iyi anlaşılıyor. O baştaki karmaşa da kurgunun bir parçasıymışçasına okuyucunun oradan oraya daha bir merakla savrulup da sayfaları çevirmesine neden oluyor.


Kitabın türünü belirtmek gerekirse cinayet de var, gerilim de var, alavere de dalavere de var. Açıkçası ortaya karışık harika bir şey. Yani benim açımdan kitabı okumak harika vakit geçirmiş olmak demekti. Sürükleyici oluşu, akıcı bir dille yazılışı da büyük bir artısıydı hani.

Kitabın konusuna da kısa bir şekilde değinecek olursam :
"Dublindeki bir parkta ölü bir kız ceseti bulunuyor ve ardından da parktan üstü başı kanla yıkanmış birinin koşarak kaçtığı haberi duyuluyor. 
Parkta ölü olarak bulunan kızın ise Mercy Hastanesinin başına kısa süre önce getirilen ve büyük bir projenin başında olan bir doktorun olduğu anlaşılıyor.

Bu proje kalp hastalıklarıyla ilgili ve eğer projenin sonuçlarının çok iyi olduğu kanıtlanabilirse bu projenin başında olan ekip çok iyi bir bağış alacak. Bu yüzden cinayet projenin başındaki ekibin canını bir hayli sıkacak.

Yine bu projenin başındakilerin haricinden hematolojide çalışan Frank Clansy ise hastalarından bir kaçında milyonda bir görülen bir hastalığın aniden ortaya çıktığını fark edecek. Milyonda bir olasılıklı bu hastalıkla bir ayda bir kaç hastada birden karşılasınca Frank Clansy'in merak duygusu körüklenecek ve bu işin peşine düşecek. 

Bir cinayet, bir proje ve hiç beklenmedik bir hastalığın birleşiminde akıp giden bir roman... "

Bu kitabı okurken soluğunuzu tutacaksınız.
Yazar okuyucuyu her bir satırda merakla sürüklüyor bir sonraki satıra. 

Yazıma kitaptan ufak bir alıntıyla son vermek istiyorum:

"Eğer morgun dili olsaydı da konuşabilseydi kim bilir o derin ses tonuyla neler anlatırdı. Ama duvarlar sessizdi, ölülerin sırları güvendeydi."

Kitabın Adı: Soğuk Çelik
Kitabın Yazarı: Paul Carson
Çevirmen: Erdem Atik
Yayınevi: Altın Bilek Yayınları

17 Mart 2014 Pazartesi

Ellen Page Hayranlığım ve Düşüncelerim



Daha önce söyledim mi bilmiyorum. Ben tam bir Ellen Page hayranıyım. Kadının neredeyse bütün filmlerini izledim.
Aynı yaştayız da zaten. O filmlerde oynamaya başladığında ben de filmleri keşfetmeye başlamıştım.

Erkeksi duruşu, erkeksi vücudu ve gülümsemesi çok hoşuma gidiyordu. Beni ona çeken bir şeyler vardı. Benzer yanlarımız olduğunu düşünüyordum bir zaman önceleri ki hala öyle düşünüyorum. 

Tuhaf bir elektiriği var bu kadının üzerimde. O dominant duruşu ardında geçenlerde lezbiyen oluşunu açıklaması beni daha da mutlu etti. Hayata karşı duruşu, hayata karşı bakışı, aldığı rolleri hakkıyla yerine getirişi beni etkileyen nedenler arasında. Ve işte bu nedenlere bir yenisini daha eklemesi de kendisini farklı biri gibi göstermek istemeyip de gerçekleri söylemiş oluşuydu.

Ayrıca biz heterolar kendimizi açıklamak zorunda değiliz ama ya homoseksüeller? Onlar neden hayatlarını istedikleri gibi yaşayamıyor? Neden illa kendilerini bir şekilde ispat etmek zorundalar? Çünkü lanet olası biz heterolar kendimizi çoğunluk olduğumuz için normal ilan etmiş haldeyiz.

Sikmişim böyle normalliği. Cinsel tercihlerimiz yüzünden insan oluşumuzdan mı olduk be?! 

(Gif Touchy Feely'den)
"Aaa sen lezbiyensin ben senle konuşmam. Aaa sen gay miydin? Bunu daha önce biliyor olsam bulunduğun ortama ayak dahi basmazdım…"

O kadar dayatılmış bir baskıyla normal olduğumuza inanıyoruz ki… Bir kadın illa bir erkeği sevecek ya da bir erkek illa bir kadını sevecek. Ne kadar çok kalıp yargılarımız var. Ve bu yargılar bildiğiniz başkasının özgürlüğünü, başkasının hayatını kısıtlıyor. 

Özgürlüğümüze bir o kadar düşkünken kendi özgürlüğümüzün derdinde başkalarının özgürlüğünü kısıtlamakta herhangi bir sorun görmüyoruz. Ne de olsa bize dokunmayan yılan bin yaşasıncıyız.

Neyse anlatmak istediklerimi adam akıllı toparlayamadım ama siz anladınız onu…

Ne olursak olalım, neyi seviyorsak sevelim, neyi önemsiyorsak önemseyelim, hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım unutmamamız gereken tek şey insan oluşumuz. 

Aynı dünya sınırları içinde yaşıyor, nefes alıyoruz. Birbirimize saygı duymadıktan sonra yaşamanın anlamı ne ki?

Bir bakın şu kadına… Nasıl da üstesinden geliyor aldığı her rolün hakkıyla… Harika bir gülümsemesi ve harika bir duruşu var. 

12 Mart 2014 Çarşamba

Alevi ya da Polis

Alevi olduğu için bazı kişiler laf etti… Bir insanın, minnacık bir canın yok olup gittiği unutuldu sadece aleviliğe odaklanıldı. Alevi olan kötüydü bazılarının fikrince… 
Bir polis öldü… İnsan olduğu unutuldu sadece mesleğine odaklanıldı. Polis olan herkes kötüydü bazılarının fikrince… 
İki ucu boklu değnek değil mi? 
Alevi olanlar kötü, polis olanlar kötü… Nerede kaldı insanlığımız? Nerede kaldı vicdanımız? Neden sadece ölenin bir insan olduğunu, bir canın heba olduğunu göremeyecek kadar nefretle dolduk? 
Farkında mısınız aynı sıraları paylaştığımız arkadaşlarımızın hiç dinini sormadık biz. Arkadaş olurken kimsenin mesleğini önemsemedik. Karakterine baktık hep. İnsanlar iyidir ya da kötüdür. Kötü olan insandır, iyi olan yine insandır.
Bir meslek gurubunu iyi ya da kötü diye ayrıştıramazsınız ya da bir dine inanan kesimi iyi ya da kötü diye sınıflayamazsınız. O dine inanan kişilerin içindeki bazı kişiler kötüdür. O mesleği icraa edenlerin içindeki bazı kişiler kötüdür.
Bizi biz yapan vicdanımıza elimizi koyup da biraz da olsa düşünsek ölenin insan olduğunu bir fark etsek… Belki de bunca acı olay gerçekleşmeyecek. 
Berkin öldü… Berkin için yapılan eylemlerde bir polis öldü. Her ikisinin de ailesi vardı. İkisinin de daha yaşayacak hayatı, gerçekleşecek hayalleri… 
Neyse siz bana bu kadar hümanistliğin de lüzumu yok diyebilirsiniz ama ben böyle düşünüyorum. Olan cana oluyor. Ardında türlü oyunlar dönüyor. Olan halka oluyor. Ardında türlü oyunlar dönüyor. Olayın başlangıcı belliyken sonu bambaşka boyut alıyor. Maşa oldu hayatlar farkında değil misiniz?!

11 Mart 2014 Salı

Türkçe ile Kürtçe...


Dünyada sayısını bilemediğim kadar dil var. Bir çok insan yaşadığım yerden milyonlarca kilometre uzaklıkta benim zerre anlayamayacağım dillerle birbiri ile anlaşıyor ve hayatlarına devam ediyor.

Buraya kadar zaten her şey gayet normal çünkü her ülkenin resmi bir dili doğal olarak var ve de bu dil yörelere göre de farklılık göstermekte.

Neyse yukarıdaki capsteki yazıda iki tane dil kullanılmış. Biri Türkiye’deki resmi dil olan Türkçe, diğeri de kürtçe.
Fazla mı ayrıntı düşünüyorum bilmiyorum ama Türkiye’de sadece kürtler ve de Türkler yaşamıyor. Bir çok ülkeden ve etnik kimlikten insan var bu ülkede. Bir şey kutlanıyorsa neden ayrımcı bir dil kullanılıyor? Birleştirici olunacaksa nerede lazca, zazaca, ingilizce ve diğerleri?

Gelin siz bana faşist deyin bu yazdıklarım için.

2 Mart 2014 Pazar

Cinsellik Olmadan Aşk Olur Mu?



Facebookta bir fan sayfasında sorulan bir soru:
"Cinsellik olmadan aşk olur mu"
Verilen cevaplara cinsiyet analizi yaptığımızda erkeklerin büyük bir çoğunluğu olmayacağı görüşünü iddia ederken, kadınların neredeyse %99’u aşkın cinsellikle uzaktan yakından alakasının olmadığını, cinsellik olmadan da gayet aşkın yaşanabileceğini iddia etmekte.
Bu cinsiyet ayrımından yola çıkarak toplumumuzda eskilerden de kalma bir baskıdan söz etmek istiyorum: “bekaret takıntısı”

Toplumumuzda cinsellik o kadar tabulaşmış haldeki  gençlerimizin çoğu bekaretin olmazsa olmaz bir şey olduğunu düşünmekte. Çoğu genç kızımız kendi bedeninin dahi farkına varmamakta, hatta evlendiklerinde de cinselliği daha önceki zamanlarda o kadar geri plana ittiklerinden dolayı vajinusmus kurbanı olmaktalar. 

Doğum sonrasında da annelerimiz dokunulmaz, kutsal varlıklar olarak kabul gördüğünden de toplumumuzda cinsellik kadınlar için işkenceden öteye gidememekte...

Kız dediğimiz varlığın bacak arasında ince bir zar bulunmakta olup, o zara veda ettiğinde o kızcağızımızı artık kadın olmuş olarak görüyoruz. Kadın dendiğinde de toplumda cinselliği çağrıştırması bu yüzden. Hatta o kadar ki kadın tanımının aşırı cinsellik çağırışımından nasibini almasından dolayı bir ortamdaki bireylere seslenirken erkekler ve bayanlar diyoruz. Bakın üstüne basa basa söylüyorum “Bayanlar ve Erkekler” 
Erkeğin tamamlayıcısı kadınken, neden kelimenin anlamı cinselliğe kaydırılarak daha kibar ayy gerekçesiyle bayan tabiri ön plana çıkmaya başladı? 
Neden cinselliği bu kadar tabu olarak görüyoruz? Neden çoğu dişi birey kendini bir hediye paketi olarak görüp de zarını evliliğin vazgeçilmez bir bütünü olarak kabul ediyor?
Namus incecik bir zarla neden yapışık hayat geçiriyor? Hatta ve hatta namustan dem vurulduğunda akla neden sadece kadın geliyor?
Basmıyor benim kafam… Çıkmazlardayım yine….

Damızlık Kızın Öyküsü

İngilizce adı The Handmaid's Tale'dir.

Feminist bir yazar olan Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı Feminist Edebiyatın verdiği sayılı örneklerden biridir.

Kitabın içeriği bir distopya örneğidir. Kitapta bugünkü kadın haklarının tersine dönmesiyle oluşacak zor yaşam koşulları irdelenmiştir.

Ağır bir anlatıma sahip olmakla birlikte ilgi çekici bir yanı var kitabın.
Yazar yalın ve anlaşılır bir dil kullanmış kitapta. İnsanı sıkan cümleler yok.

Arka kapakta yazanları sizlerle paylaşmak istiyorum. Çok ilgi çekici olduğundan belki yazıyı okuyunca kitabı okumak istersiniz.

'Bir kadın sabah kalksa, işe gitmeden önce her zaman sigara aldığı dükkana uğrasa ve kendisine kredi kartının geçerli olmadığı söylense, ardından işten atılsa ve bunların sadece kadın olduğu için başına geldiğini öğrense neler hisseder?

Evet olan olmuştur. Bunca mücadele boşa gitmiştir. Kadın gene erkeğin bakımına muhtaç, ona hizmetle yükümlü bir yarı köledir. hükümranlığı eviçi ile sınırlandırılmıştır. Üstelik orada fazla çocuk da yoktur. Hava kirliliği, kimyasal atıklar, nükleer sızıntılar kısırlığa yol açmakta, doğan az sayıdaki çocuk ise sakat olduğundan imha edilmektedir.

Bu durumda kadın Kolonilere gönderilmek, Hizmetçilik ya da Fahişelik yapmak dışında dördüncü bir seçenekle karşı karşıyadır : Komutanlar'a sağlıklı yavrular üretmek! '

Kitap ayrıca bir filme de konu olmuştur.

Film hakıında bilgiye buradan erişebilirsiniz IMDb .

Film ‘in Adı: Damızlık Kızın Öyküsü
Tür: Bilim Kurgu / Dram
Yönetmen: Volker Schlöndorff
Görüntü Yönetmeni: Igor Luther
Senaryo: Harold Pinter, Margaret Atwood (Kitap)
Oyuncular: Robert Duvall, Faye Dunaway, Aidan Quinn, Muse Watson, Elizabeth Mcgovern, Natasha Richardson, Gary Bullock, Traci Lind, Blanche Baker, Ed Grady, Victoria Tennant, Jim Grimshaw
Yapım: 1990, ABD / Almanya
Yapımcı: Daniel Wilson
Muzik: Ryuichi Sakamoto
Film Süresi: 1 saat, 49 dk.
Vizyon ‘a Giriş Tarihi: 9 Mart 1990