24 Aralık 2013 Salı

Kuru Ekmek ve Dostluk...

Bir parça kuru ekmek, biraz salça... Verirlerdi elime çocukken, doyayım diye... Koştururdum sokakta, elimde ekmekle, bazen ısırmak aklıma bile gelmezdi. Dalar giderdim oyunlara... Düşerdi elimden ekmeğim. Kırıntılarıyla bayram ederdi bazı günler karıncalar.

Seksek oynayacağız diye sokak sokak tebeşir arardık... Bulamadık mı da bir kırık kiremit işimizi görürdü. Dört beş çizgi oyun alanımızı oluştururdu. Yoktu o zamanlar bu kadar trafik. Ara sokaklar caddeler gibi işlek değildi. Dahası yattığımız olurdu boylu boyunca mıcırların üstüne, yolun orta göbeğine...

Çocuktuk biz, çocukluğumuzu dolu dolu yaşadık biz. Kısıtlamalar yoktu. Çocuk kaçırılma haberleri daha kıyımıza uğramamıştı. Böbrek mafyası bilinmezdi.

Kürt çocuğu, Türk çocuğu, Alevi, Sünni, Yahudi, Hristiyan... Arkadaşlık için ayrım sebebi değildi. El ele koşmak için ufak bir gülümseme yeterdi.

22 Aralık 2013 Pazar

Ölüler Hesap Sorabilir...

"Ölüler hesap sorabilir" demişti Minik. Cidden ölüler hesap sorabilir mi? Gerçek hayattan göçüp gitmiş, toprak olmuş insanların ruhları yaşayanlardan hesap sorabilir mi?

Peki bu insanları gerçek hayata sıkı sıkı bağlayan, hayattan vazgeçip yok olmalarına engel olan şey nedir? Öfke mi, ihanet mi, yaşanmışlıklar mı, yaşayamadıkları mı? Ne, ne, neeeee? Hangisi? Hangi seçenek onları sıkı sıkıya bugüne tutkun bırakır? Nedir vazgeçilmez olan şey bugünde?

Korku buram buram yanık kokuyordu o evde. Tuvallerde renk renk desen desen canlanıyordu geçmiş. Özgürlük yanlış bir kelime hatasıydı çarpıkça duran tabelada "Patatezler"...

Arkadaşlığın önemiydi belki de insanları birbirine bağlayan... Ya da, ya da bir topluluğa ait olma arsuzuyla arkadaşlığa bile ihanet etmekti arkadaşlığın değeri...

Ve bir an gelirdi ki sırlar sır olmaktan çıkar acı cinayetlerin çözülmesi uğruna dilden dile dolaşırdı.

"Yakından bakınca Del'in resminin yüzlerce minik noktadan oluştuğunu fark ettim; havadan geçip televizyonumuza kadar ulaşmış siyah ve beyaz pikseller. Ve ben de tıpkı onun gibi parçalara ayrılacaktım ve kimse beni bir daha tekrar on yaşında bir kıza benzeyecek şekilde bir araya getiremeyecekti" diye düşünür Kate ve geçmişe bir sünger çekmek istercesine kaçarak uzaklaşır New Hope'tan ve acı hatıralardan...

Fakat geçmiş ne kadar istese de Kate Cypher'in peşini asla bırakmayacaktır. Alzheimer hastası olan annesini bir bakım evine yatırmak için terk ettiği New Hope topraklarına istemeye istemeye geri döndüğündeyse bütün sırları bir bir çözüme kavuşturmak için geçmişi tekrar tekrar yaşayacaktır Kate... Hippi hayatından uzakta geçirdiği onca yıldan sonra yeniden o özgürlüğün içine geri dönüşü ayaklarının geri geri gitmesine neden olsa da Del'le geçirdiği zamanın esrarengiz cazibesi onu oraya bağlayacak olan şeydir...

"Ben biraz aptalımdır. Birini bir kez sevince bunu geri alamıyorum" der Kate ama Del'i sevmiş midir? Çocukluk arkadaşını cidden sevmiş midir Kate? Yoksa onu sadece daha çok arkadaş elde etmek için kullanmış mıdır?

İliğinize kemiğinize kadar işleyecek korkulu bir senaryo var bu kitapta. Deli kahkahaların ardında çocuksu cümleler gizli. Her bir satırda farklı bir düğüm, her bir paragrafta can yakan bir acı saklı... Korkunun içinde gizem, gizemin içinde sırlar, sırların içinde can yakan aşk var. Kimin bedeni, kime daha yakın?

Çarpık ilişkilerle süslü hayat hikayesinin ardında yürek burkan bir acıyla hayata tutunmaya çalışır Kate. En yakın Del, Patates Kız hunharca bir şekilde öldürülmüştür. Ölümün ardında düğüm düğüm sırlar çözülmeden durmaktadır. Çocuk yaşantısının farklı olanla alay etme hali asla yakasını bırakmazken, kendini bekleyen hazin bir sondan habersizdir Patates Kız.

Kitabı okurken bir an gelecek tüyleriniz diken diken olacak, bir an gelecek ağız dolusu küfür etme isteğiyle dolacaksınız ve bir an gelecek ki göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız.

Jennifer McMahon'un maharetli kaleminden dökülen "Söylemeyeceğine Söz Ver" bitişinde buruk bir tat bırakacak zihninizde... Çocuk aklıyla olgun vicdanınız yüzleşecek.

Kitabın Adı: Söylemeyeceğine Söz Ver
Kitabın Yazarı: Jenniger McMahon
Yayınevi: Ephesus Yayınevi


18 Aralık 2013 Çarşamba

Abdülcanbaz


Abdülcanbaz çocukluğumdaki kahramanımdı. Her gün eve Milliyet gazetesi alınırdı. Gözlerim ilk Abdülcanbaz'ı arardı. Acaba derdim bugün ne yazılmış çizilmiş. 

Abdülcanbaz'ın çizeri vefat etti büyüdüğümü anladım. İnsanlar ölüyordu. Zaman hızlı olmasa da yavaş da olmayacak şekilde ilerliyordu. 

Artık eve gazete almıyoruz. Gazetelere güven kalmadı gibi. Kim bilir belki de o zaman da pek güvenilesi değillerdi ama bu kadar da yanlı yayın yapılmıyordu sanki ya da ben çocuk aklımla yanlı olmadıklarını düşünüyordum. 

Neyse demem şu ki bazı siyasilere osmanlı tokadı şart. 

10 Aralık 2013 Salı

Toprak...


Toprak sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar? 
Gökler ağlarken neden sarar etrafı harika toprak kokusu? 
Nemli yanaklarımı daha da nemlendirmek için midir bu kokunun sebebi? 
Ağlıyorum işte deliler gibi. Ne olur toprak ver geri sevdiğimi!

9 Aralık 2013 Pazartesi

Karanlıktan Korkmamalısın / Livide (2011)


Perili köşklerle ilgili bir korku filmi değil bu ya da bir kızın kayıp ruhunun ardından düştüğü dolambaçlı vahşi cinayetlerin sırrıyle ilgili bir film hiç değil...

Sizi milyonlarca sorunun içine sürüklüyor Livide...
Sorular ki kafanızı kurcalayacak günlerce.

Filmin ilk sahnesiyle karanlığın gizemli çekiciliğine kapılıyorsunuz.
Adım adım soluğunuzu kesecek sahnelerle hızını arttırıyor Livide.

Mini Etekli Soğuk Hava

Bu soğuk havada ben kat kat lahana gibi giyiniyorken mini etek giyen hanım kızlarımıza gözlerimi kocaman kocaman açarak, hayretler içinde kalarak bakıyorum.

Soba mı taşıyorsun canım sen yanında ya da koynunda diyesim geliyor. Nasıl bir dikkat çekme arsuzudur bu? İnsan hasta olacağını düşünmez mi hiç? Hadi diyelim hasta olmayı düşünmüyor eee üşümüyor mu bu hanım kızcağızımız?

Benim neredeyse soğuktan burnum donup düşecek, parmaklarım donarak dökülecek, kulaklarım çanak anten gibi donup kalacak diye korkuyorum. Elin kızı kıçını örtmekten aciz bir bez parçasıyla sokakta boy gösterisi yapıyor...


Canım, canım, canım sen bu kadar ateşli olursan benim gibiler yalnızım diye ağlar tabii!!! Kısmetlerime mani olmasan diyordum!

8 Aralık 2013 Pazar

Sivas'ta Bir Düğün, Düğün Dernek :)


Girişi Sivas'ın eşlik güzelliklerini göstererek açan film, ilerleyen sahnelerde de Sivas'ın güzelliklerini gözler önüne sermeye devam ediyor.

Bir yönden bakınca sadece yöresel kalacağını düşündüğüm film tam aksi yönde giderek yurdum düğünlerini ince bir eleştiri süzgecinden geçirerek absurd komedi olarak gözler önüne seriyor.

Düğün dernek işlerinin ne kadar zor olduğunu bir yana bırakırsak yabancı bir gelinin gelenek ve göreneklere ne kadar uyum sağlayacağı da bir o kadar insanı düşüncelere sevk ediyor. 

Konu sadece gelenek ve görenekler olsa neyse ama durum orada da bitmiyor. Çok kısa sürede yapılacak bir düğün var ortada ve hazırlıkları oldukça zahmetli. Bir de elde avuçta çok fazla bir şey de olmayınca olay imece usulüne bağlanıyor.

Oyunculuklarıyla, senaryosuyla, bel altı vurmayan harika esprileriyle daha ilk sahnelerden itibaren film izleyici memnun edecek cinsten.

6 Aralık 2013 Cuma

Gemiler...

Umudumun gemileri vardı. 
Arada bir limanlara yanaşırdı. 
Yüreklere konaklardı.
Yürekler ki şimdi çok uzaklar. 
Umudumun gemilerini yakıp yıktılar… 
Hırpaladılar mürettebatı… 
Kaptanımı güverteden attılar.

Bağlı Mutluluk?

Biri ölür…
Birileri ölür…
Ölüm var.
Ve insanlar buna rağmen ölümü yok sayarak ilişkilere tutunur kalır.
Beni sevmiyor, beni özlemiyor, bana değer vermiyor, benimle ilgilenmiyor…
Neden hayatı yaşamak varken mutluluğu birine bağlı yaşamayı seçiyoruz?

Enkaz...

Nasıl bu kadar mutsuz olabilirim?
Nasıl bu kadar değersiz hissedebilirim? 
Ne yaptın sen bana lanet olası…
Ne oldu da böyle hayattan zevk alamaz hale geldim…
Ne oldu da sadece seni düşündüğümde mutlu olur oldum…
Neden gittin…
Neden bitti…
Enkaz gibiyim şimdi.