24 Aralık 2013 Salı

Kuru Ekmek ve Dostluk...

Bir parça kuru ekmek, biraz salça... Verirlerdi elime çocukken, doyayım diye... Koştururdum sokakta, elimde ekmekle, bazen ısırmak aklıma bile gelmezdi. Dalar giderdim oyunlara... Düşerdi elimden ekmeğim. Kırıntılarıyla bayram ederdi bazı günler karıncalar.

Seksek oynayacağız diye sokak sokak tebeşir arardık... Bulamadık mı da bir kırık kiremit işimizi görürdü. Dört beş çizgi oyun alanımızı oluştururdu. Yoktu o zamanlar bu kadar trafik. Ara sokaklar caddeler gibi işlek değildi. Dahası yattığımız olurdu boylu boyunca mıcırların üstüne, yolun orta göbeğine...

Çocuktuk biz, çocukluğumuzu dolu dolu yaşadık biz. Kısıtlamalar yoktu. Çocuk kaçırılma haberleri daha kıyımıza uğramamıştı. Böbrek mafyası bilinmezdi.

Kürt çocuğu, Türk çocuğu, Alevi, Sünni, Yahudi, Hristiyan... Arkadaşlık için ayrım sebebi değildi. El ele koşmak için ufak bir gülümseme yeterdi.

22 Aralık 2013 Pazar

Ölüler Hesap Sorabilir...

"Ölüler hesap sorabilir" demişti Minik. Cidden ölüler hesap sorabilir mi? Gerçek hayattan göçüp gitmiş, toprak olmuş insanların ruhları yaşayanlardan hesap sorabilir mi?

Peki bu insanları gerçek hayata sıkı sıkı bağlayan, hayattan vazgeçip yok olmalarına engel olan şey nedir? Öfke mi, ihanet mi, yaşanmışlıklar mı, yaşayamadıkları mı? Ne, ne, neeeee? Hangisi? Hangi seçenek onları sıkı sıkıya bugüne tutkun bırakır? Nedir vazgeçilmez olan şey bugünde?

Korku buram buram yanık kokuyordu o evde. Tuvallerde renk renk desen desen canlanıyordu geçmiş. Özgürlük yanlış bir kelime hatasıydı çarpıkça duran tabelada "Patatezler"...

Arkadaşlığın önemiydi belki de insanları birbirine bağlayan... Ya da, ya da bir topluluğa ait olma arsuzuyla arkadaşlığa bile ihanet etmekti arkadaşlığın değeri...

Ve bir an gelirdi ki sırlar sır olmaktan çıkar acı cinayetlerin çözülmesi uğruna dilden dile dolaşırdı.

"Yakından bakınca Del'in resminin yüzlerce minik noktadan oluştuğunu fark ettim; havadan geçip televizyonumuza kadar ulaşmış siyah ve beyaz pikseller. Ve ben de tıpkı onun gibi parçalara ayrılacaktım ve kimse beni bir daha tekrar on yaşında bir kıza benzeyecek şekilde bir araya getiremeyecekti" diye düşünür Kate ve geçmişe bir sünger çekmek istercesine kaçarak uzaklaşır New Hope'tan ve acı hatıralardan...

Fakat geçmiş ne kadar istese de Kate Cypher'in peşini asla bırakmayacaktır. Alzheimer hastası olan annesini bir bakım evine yatırmak için terk ettiği New Hope topraklarına istemeye istemeye geri döndüğündeyse bütün sırları bir bir çözüme kavuşturmak için geçmişi tekrar tekrar yaşayacaktır Kate... Hippi hayatından uzakta geçirdiği onca yıldan sonra yeniden o özgürlüğün içine geri dönüşü ayaklarının geri geri gitmesine neden olsa da Del'le geçirdiği zamanın esrarengiz cazibesi onu oraya bağlayacak olan şeydir...

"Ben biraz aptalımdır. Birini bir kez sevince bunu geri alamıyorum" der Kate ama Del'i sevmiş midir? Çocukluk arkadaşını cidden sevmiş midir Kate? Yoksa onu sadece daha çok arkadaş elde etmek için kullanmış mıdır?

İliğinize kemiğinize kadar işleyecek korkulu bir senaryo var bu kitapta. Deli kahkahaların ardında çocuksu cümleler gizli. Her bir satırda farklı bir düğüm, her bir paragrafta can yakan bir acı saklı... Korkunun içinde gizem, gizemin içinde sırlar, sırların içinde can yakan aşk var. Kimin bedeni, kime daha yakın?

Çarpık ilişkilerle süslü hayat hikayesinin ardında yürek burkan bir acıyla hayata tutunmaya çalışır Kate. En yakın Del, Patates Kız hunharca bir şekilde öldürülmüştür. Ölümün ardında düğüm düğüm sırlar çözülmeden durmaktadır. Çocuk yaşantısının farklı olanla alay etme hali asla yakasını bırakmazken, kendini bekleyen hazin bir sondan habersizdir Patates Kız.

Kitabı okurken bir an gelecek tüyleriniz diken diken olacak, bir an gelecek ağız dolusu küfür etme isteğiyle dolacaksınız ve bir an gelecek ki göz yaşlarınıza hakim olamayacaksınız.

Jennifer McMahon'un maharetli kaleminden dökülen "Söylemeyeceğine Söz Ver" bitişinde buruk bir tat bırakacak zihninizde... Çocuk aklıyla olgun vicdanınız yüzleşecek.

Kitabın Adı: Söylemeyeceğine Söz Ver
Kitabın Yazarı: Jenniger McMahon
Yayınevi: Ephesus Yayınevi


18 Aralık 2013 Çarşamba

Abdülcanbaz


Abdülcanbaz çocukluğumdaki kahramanımdı. Her gün eve Milliyet gazetesi alınırdı. Gözlerim ilk Abdülcanbaz'ı arardı. Acaba derdim bugün ne yazılmış çizilmiş. 

Abdülcanbaz'ın çizeri vefat etti büyüdüğümü anladım. İnsanlar ölüyordu. Zaman hızlı olmasa da yavaş da olmayacak şekilde ilerliyordu. 

Artık eve gazete almıyoruz. Gazetelere güven kalmadı gibi. Kim bilir belki de o zaman da pek güvenilesi değillerdi ama bu kadar da yanlı yayın yapılmıyordu sanki ya da ben çocuk aklımla yanlı olmadıklarını düşünüyordum. 

Neyse demem şu ki bazı siyasilere osmanlı tokadı şart. 

10 Aralık 2013 Salı

Toprak...


Toprak sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar? 
Gökler ağlarken neden sarar etrafı harika toprak kokusu? 
Nemli yanaklarımı daha da nemlendirmek için midir bu kokunun sebebi? 
Ağlıyorum işte deliler gibi. Ne olur toprak ver geri sevdiğimi!

9 Aralık 2013 Pazartesi

Karanlıktan Korkmamalısın / Livide (2011)


Perili köşklerle ilgili bir korku filmi değil bu ya da bir kızın kayıp ruhunun ardından düştüğü dolambaçlı vahşi cinayetlerin sırrıyle ilgili bir film hiç değil...

Sizi milyonlarca sorunun içine sürüklüyor Livide...
Sorular ki kafanızı kurcalayacak günlerce.

Filmin ilk sahnesiyle karanlığın gizemli çekiciliğine kapılıyorsunuz.
Adım adım soluğunuzu kesecek sahnelerle hızını arttırıyor Livide.

Mini Etekli Soğuk Hava

Bu soğuk havada ben kat kat lahana gibi giyiniyorken mini etek giyen hanım kızlarımıza gözlerimi kocaman kocaman açarak, hayretler içinde kalarak bakıyorum.

Soba mı taşıyorsun canım sen yanında ya da koynunda diyesim geliyor. Nasıl bir dikkat çekme arsuzudur bu? İnsan hasta olacağını düşünmez mi hiç? Hadi diyelim hasta olmayı düşünmüyor eee üşümüyor mu bu hanım kızcağızımız?

Benim neredeyse soğuktan burnum donup düşecek, parmaklarım donarak dökülecek, kulaklarım çanak anten gibi donup kalacak diye korkuyorum. Elin kızı kıçını örtmekten aciz bir bez parçasıyla sokakta boy gösterisi yapıyor...


Canım, canım, canım sen bu kadar ateşli olursan benim gibiler yalnızım diye ağlar tabii!!! Kısmetlerime mani olmasan diyordum!

8 Aralık 2013 Pazar

Sivas'ta Bir Düğün, Düğün Dernek :)


Girişi Sivas'ın eşlik güzelliklerini göstererek açan film, ilerleyen sahnelerde de Sivas'ın güzelliklerini gözler önüne sermeye devam ediyor.

Bir yönden bakınca sadece yöresel kalacağını düşündüğüm film tam aksi yönde giderek yurdum düğünlerini ince bir eleştiri süzgecinden geçirerek absurd komedi olarak gözler önüne seriyor.

Düğün dernek işlerinin ne kadar zor olduğunu bir yana bırakırsak yabancı bir gelinin gelenek ve göreneklere ne kadar uyum sağlayacağı da bir o kadar insanı düşüncelere sevk ediyor. 

Konu sadece gelenek ve görenekler olsa neyse ama durum orada da bitmiyor. Çok kısa sürede yapılacak bir düğün var ortada ve hazırlıkları oldukça zahmetli. Bir de elde avuçta çok fazla bir şey de olmayınca olay imece usulüne bağlanıyor.

Oyunculuklarıyla, senaryosuyla, bel altı vurmayan harika esprileriyle daha ilk sahnelerden itibaren film izleyici memnun edecek cinsten.

6 Aralık 2013 Cuma

Gemiler...

Umudumun gemileri vardı. 
Arada bir limanlara yanaşırdı. 
Yüreklere konaklardı.
Yürekler ki şimdi çok uzaklar. 
Umudumun gemilerini yakıp yıktılar… 
Hırpaladılar mürettebatı… 
Kaptanımı güverteden attılar.

Bağlı Mutluluk?

Biri ölür…
Birileri ölür…
Ölüm var.
Ve insanlar buna rağmen ölümü yok sayarak ilişkilere tutunur kalır.
Beni sevmiyor, beni özlemiyor, bana değer vermiyor, benimle ilgilenmiyor…
Neden hayatı yaşamak varken mutluluğu birine bağlı yaşamayı seçiyoruz?

Enkaz...

Nasıl bu kadar mutsuz olabilirim?
Nasıl bu kadar değersiz hissedebilirim? 
Ne yaptın sen bana lanet olası…
Ne oldu da böyle hayattan zevk alamaz hale geldim…
Ne oldu da sadece seni düşündüğümde mutlu olur oldum…
Neden gittin…
Neden bitti…
Enkaz gibiyim şimdi.

24 Kasım 2013 Pazar

Çok Sert...

Yokluğuna alışamadığım, varlığına katlanamadığım... Beni korumaya çalışırken kendimi aşağılık bir varlık gibi, dokunduğundaysa dünyanın sahibiymişim gibi hissettiren adam... 

Sed... Sedric Lionheart... 
Aşkın tenimi dağlarken, dokunuşun tutkulu bir arzu nehrinde boğuyor beni. Nefes alışverişlerimi zorlaştırıyorsun. 

Senin adının geçtiği her bir satırda bir insan nasıl bu kadar odun olurken nasıl bir kadar duygu yüklü olabilir demeden edemiyorum!

Bazı hareketlerinle korumacı içgüdünü gözler önüne sererken, bazı hareketlerinle seni ıslak odunla eşek sudan gelinceye kadar dövesim geliyor... Keşke diyorum içinden geçenleri kelimeleştirip de seslendirse... Keşke bütün acılarını içine atıp da kendini duvarların arasına hapsetmese... Bu kadar mı zor duygularını açıkça dile getirmek?

Nesin sen? İn misin, cin misin?

"Jessica'nın vermeye gönüllü olduğu her şeyi alırdı. Sadece kalbinin içindeki bu hastalıklı ağrıya alışması gerekiyordu..."


Öyle ayrılıklar vardır ki insanın hayatında tamiri güç yıkımlar yaratır. Jessica'nın gidişi de Sed'de tamiri güç yaralar açmıştı... Ancak Sed bu yaraları yok saymaya çalışırken Jessica'yla ansızın hiç beklemediği bir gecede, hiç beklemediği bir yerde karşılaşmayı beklemiyordu...

Tesadüfler aşkın büyüsünden midir, nefretin yoğunluğundan mı? Sed'le Jessica tekrar bir araya gelecekler mi tesadüflerin çıkmazında yoksa yolları tamamiyle mi ayrılacak? Hepsi ama hepsi Olivia Cunning'in harikulade kitabı Sert Rock'ta akıcı bir şekilde anlatılıyor. Kitap o kadar akıcı ki tadı uzunca bir süre akılda kalıyor. 

Ne yalan söyleyeyim bu aralar aşktan meşkten yana şansım hiç yokken aşkın, ihtirasın, tutkunun, arzunun bol olduğu kitapları okumak biraz da olsa bana yalnızlığımı unutturuyor. Bu yüzden Ephesus Yayınlarına ne kadar teşekkür etsem azdır. Beni bu kpss çıkmazında yalnız bırakmadıkları gibi, berbat sınav stresimin arasında bile bana güler yüz sunabildikleri için kendimi şanslı hissediyorum.

Kendimi iyi hissetmemi sağladı Sert Rock... Bu yüzden okumanızı tavsiye ederim. Ucu açık kalan sorularımın cevapları satır aralarında gizli... 

Kitabın Adı: Sert Rock
Kitabın Yazarı: Olivia Cunning
Yayınevi: Ephesus Yayınevi


21 Kasım 2013 Perşembe

Dertler Derya...

Sakın ama sakın hayatı mükemmel olan birine dert anlatmaya kalkmayın. Mükemmel hayatını anlatmaya başlar, siz dertlerinizi unutursunuz.
Bir de aklınız yetmiyormuş gibi üstüne üstlük size akıl fikir vermeye de kalkar iyice eziklenirsiniz. 
Dert anlatmanın lüzumu yok. Yutun gitsin.

20 Kasım 2013 Çarşamba

Şubat Ataması Müjdeeeee

Dersane öğretmenlerini mülakatla kadroya alacağını söyleyen RTE, peki kpssyle atanma hayali kuranlar ne olacak sorusuna daha atanamadıklarına göre öğretmen de değiller yanıtını verdi yav he he...

12 Kasım 2013 Salı

Ne Tuhaf Bir Dünya...




"Ne tuhaf bir dünya… Bir gün ona aşık oluyorsun. Başka bir gün onu binlerce kez öldürmek istiyorsun…"

The Fall 




Depresyon Kapıyı Kırınca, İntiharın Eşiğinde...

İlk adımda yediğiniz, içtiğiniz tat vermez olur.

İkinci adımda uyku düzeniniz bozulur.

Üçüncü adımda gereksiz kabuslar yüzünden bölük pörçük uykulardan bedeniniz dinlenmeden sabaha merhaba dersiniz.... Sanki üzerinizden tır geçmiştir de sizi hastaneye götüren kimse olmamıştır. Yolun kenarında piç gibi ölüme terk edilmişsinizdir.

Dördüncü adımda nefes alamadığınızı, soluğunuzun kesildiğini, ansızın öleceğinizi hissedersiniz. Dünya üzerinize üzerinize geliyor gibi olursunuz böyle durumlarda. Hatta sırtınızda taşıyamayacağını, sizi ezecek kadar ağır bir yük varmış gibi kamburlaşarak yürür ve ansızın o nefes kesintisiyle kalbinizi tutarsınız. 

Beşinci adımda insanların kahkahaları batmaya başlar. Hatta kahkahadan geçtim gülümseyen insanların suratına koca bir osmanlı tokadı yapıştırasınız gelir. Mutlu olmak için bir sebep yoktur ortada çünkü. Dünyanın bir tarafında insanlar açlıktan kırılıyorken, bir diğer tarafında kadınlara tecavüz ediliyordur ya da bir petrol gemisi denizi kirletiyordur... Hayatın gerçekleri mutlu olmanızı gerektirmeyecek kadar ciddi konulardır. Depresifliğiniz gerçeklere mantığa bürüme derecesinde sarılmanıza neden olur.

Altıncı adımda insanlarla artık konuşma hevesinizin olmadığını fark edersiniz. Çünkü kelimeler ruhunuza ruhunuza işler. Sürekli neyin var sorusuyla muhatap olmak canınızı feci halde sıkar. Neyiniz olabilir ki şu monoton hayatta?!

Yedinci adımda sigara tellendirme katsayınız hızla artar. Küllükteki yarı içilmiş sigaraların varlığı sizi rahatsız etmez. Üstüne üstlük yarım kalacak yeni bir sigarayı daha yakmışsınızdır bile. (Sigara içmeyenlerde hatrı sayılır oradan sağını solunu kaşıma, yüzünü gereksiz yere sürekli elleme, tırnaklarını kemirme gibi şeyler görülüyor.)

Sekizinci adımda böyle tuhaf ötesi bir haleti ruhiye içinde olduğunuzu anlarsınız. Acaba gerçekten depresyonda mıyım sorusu akla gelir olur. Sonra mevsimsel şeyler bunlar diye tekrar beş karış surata geri dönülür.

Dokuzunca adımda artık yemeden içmeden kesilmiş, uyku düzeni piç olmuş bünyeniz isyan bayrağını tepelem çekmiştir. Yataktan çıkasınız gelmez. Parmağınızı kıpırdatasınız yoktur. Nefes almak bile işkence haline gelmiştir. Niye yaşadığınızı sorgulamaya başlamışsınızdır. Tüm umutlarınız tükenmiştir. Varlığınızla yokluğunuzun bir olduğunu düşünüyor, kendinizi değersiz hissediyorsunuzdur. Gelecek hakkında planlarınızın hepsi toprak olduğu gibi geçmişinizi de kötü anmaya hatta yaşanmışlıkların tamamını çöp olarak görmeye başlamışsınızdır.

Ve gelelim en sonuncu adıma. Onuncu adımda artık intihar etmeyi istiyor olursunuz. Öyle bir hale gelmiştir ki depresyonunuz hayatın bu keşmekeşinde yaşamanın anlamsızlığı ile boğuşacağınıza pes etmeyi tercih etmeyi düşünürken bulursunuz kendinizi. Bazen yemek yaparken elinizdeki bıçağa saplanır kalır bakışlarınız. Acaba bileklerimi kessem ne kadar sürede kan kaybından ölürüm diye düşünürsünüz. Duştasınızdır ve de şohben gaz kaçağı yapar mı diye bakınırsınız. Gaz kaçağı yoksa elektrik çarpma ihtimalini irdelersiniz. Balkona doğru ilerlersiniz ve yükseklik hesabı yaparsınız. Burdan atsam kendimi sakat kalma ihtimalim yüzde kaçtır acaba diye düşünebilir ya da boynunuzun kırılmasıyla çabucak öleceğinizi hayal edebilirsiniz. 

Ben son adımdayım. Hesabım kitabım tutarsa bir ben olmayacak kısa bir süre sonra.

Küfür Dilin Cilasıdır

Küfür ciddi anlamda insanı rahatlatıyor. İster inanın ister inanmayın yapılan bir araştırmaya göre bu da desteklenmiş durumda. Yani istatistikler bile gösteriyor ki küfür insan bedeninde acıya duyarlılığı azaltıyor ve bedenin ruhen rahatlamasına neden oluyor. Bir çeşit savunma mekanizması da denilebilir. 
Kim yapmış bu deneyi de istatistiksel sonuçlar elde etmiş diyecek olursanız da İngiltere’deki Keele Üniversitesinin araştırması olduğunu dile getirmek isterim.
Yapılan bu araştırma sonucunda da küfrün hala insani ilişkilerde barınıyor olması acıya olan dayanıklılığı arttırdığından dolayıymış.
Tarihi süreçlerden de örnek verilecek olduğundaysa bir savaş meydanında karşı karşıya gelen iki savaşçının ya savaş çığlıkları attığı ya da küfürlü konuştuklarından örneklem yapılıyor. Bu şekilde kişinin kendini daha güçlü ve acıya daha dayanıklı hissettiği rivayet ediliyor.

YANİ DEMEK ŞU Kİ :
KÜFÜR GEREKTİĞİNDE KULLANILDIĞINDA ÇOK İYİ BİR SİLAH İŞLEVİ GÖRÜYOR.
GEREKTİĞİ YERDE KÜFÜR EDİN Kİ RAHATLAYIN.

10 Kasım 2013 Pazar

Ejderlerin Arzusuna...

"Talaith Briec'e baktı ve gülümsedi. 

"Sohbetimizden keyif aldım, şovalye. Şey yapabilen biriyle konuşmak hoştu..."

"Anlamlı ve tamamlanmış cümleler kurabilen biriyle mi?"

Talaith'in o sırıtışı geri geldi ve Briec'in kalbi bir an için sahiden atmadı.

"Hayır, nihayet kibri ancak tanrılarınkine rakip olabilecek biriyle tanışmak hoştu. Şimdi izninle." Hafifçe eğildi ve nazikçe fısıldadı.

"Hizmetlim bekliyor." Briec'e göz kırptı ve uzaklaştı."

Bizi bir aşk serüveni mi bekliyor yoksa egoların şiddetli çatışması mı bekliyor ilerleyen satırlarda okuyarak şahit olacağız. Acaba beni de böyle büyülü bir çatışma, böyle bir tutku, böyle bir aşk bekliyor mu demeden edemedim. Her satırda aşka olan susamışlığım arttı. Arzuların büyülü dokunuşu satırlardan bedenime doğru yavaş yavaş aktı...

Kitabı elime aldığım andan itibaren bırakasım gelmedi. Dersaneye giderken otobüste okudum, eve geldiğimde yatağıma gömülüp okudum. Bitirinceye kadar kısa süreli uzak kalmalar dışında elimden bırakamadım bu sürükleyici hikayeyi.

Bazı satırlar beni aşırı meraklandırdı. Harika bir alıntıyla bunu size örneklereyebilirim mesela..

"Işık, aşk ve doğurganlık Tanrıçası Arzhela, rahibesinin eğilmiş başına öfkeyle baktı.

"Onu aldı demek."

Kadının cevap vermeden önce yutkunduğunu duydu. "Onu aldı."

"Onu kim aldı?" Dürüst olmak gerekirse vereceği yanıttan korkuyordu.


"Devasa bir yaratık. Yeraltından bir iblis. Bir felaket..."

"Beni deneme Merille!" Tanrıçanın sesi, onuruna inşa edilmiş tapınakta gürledi."

İşte böyle vurucu yerlerin olduğu bir kitabı nasıl sonuna kadar devam etmeden bırakabilirdim mi?

Ejderin Aşkı'ndan sonra Ejderin Arzusu olan ikinci kitap da beklentilerimi oldukça tatmin etti. Sürükleyici kitaplar okurken hem mutlu oluyorum, hem de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum.

Ephesus Yayınlarına kitaplığımda harika bir alan açtım. Yayınevinden çıkan her kitabın yeri ayrı bende. Benim için hepsi çok değerli. Ejder serisi de beni tatmin edecek ölçüde iyi bir kitaptı. Üçüncü kitabı şu andan itibaren sabırsızlıkla bekliyorum...

Talaith mutsuzluğa bir köyde sıkışmış haldeyken yanına yaklaşan uzun boylu ve de yakışıklı adamla hayatının değişeceğini bilmiyordu. Bilemezdi...

"Daha önce hiçbir erkek onun peşinden böyle koşmamıştı. Ve ejderha onun peşinden koşuyordu. Her bakışıyla... Her sözüyle... Her sinsi hücumuyla... Ve dürüst olmak gerekirse Talaith'in bununla nasıl başa çıkacağı hakkında hiçbir fikri yoktu..."

Bu serüveni kesinlikle okumalı, büyülü satırlarda kendini kaybetmelisiniz...

Kitabın Adı: Ejderin Arzusu
Kitabın Yazarı: G. A. Aiken
Kitabın Yayınevi: Ephesus Yayınevi




8 Kasım 2013 Cuma

Salak, Salak, Salak...

Kpss ile bir sosyal bilgiler öğretmeni 78le atanırken bir matematik öğretmeni 90la atanıyor. Şimdi sorum şu bu punlar zekaya bir kıstas oluşturur mu? Kpss ile hava atmak neyin kafası? Oturup eşek gibi çalışıp, asosyal asosyal sadece sınava odaklanılarak kazanılabilen bir şey sadece ezber mantığına hizmet ederken nerede kaldı zeka?
Kpss puanı yetip de atananlar atanamayanlardan daha mı kaliteli? Daha mı kalifiye eleman? Nedir bu sidik yarışı lan, ben atandım sen atanamadın falanlar filanlar. Özgüvenini siktiğimin gerizekalısının tek başarısı kpss ile atanmaksa acırım lan ben o hayata… İşte bu yüzden diyorum ki öğretmenlerin çoğu mesleğe vedayı mesleğe adım attıkları noktada sonlandırıyor. Kendini geliştirmek yok… Nasılsa kpss ile atandı ya on numara yetilere sahip olduğunu kanıtladı aklı sıra siktiğimin yarrak beyinlisi. 

4 Kasım 2013 Pazartesi

Ot Nesil


Artık aileler çocuklarının üzerine titriyor. Aman bir şey olmasın, aman çocuğuma zarar gelmesin, aman yediği tam olsun, aman giydiği marka olsun, amaan arkadaşları yanında eksik hissetmesin, giydiklerinden utanmasın, yediği önünde yemediği ardında bla bla bla...

Eyvallah bunlar güzel şeyler, eyvallah bunlar olması gerekenler... Ama bir çocuğa her şeyi verirseniz o çocuğa iyilik mi yapmış olursunuz, kötülük mü hiç düşündünüz mü?

Bu çocuk siz yanında olmadığınız zaman ne yapacak? Hiç akla gelmeyecek bir kaza sonucu hayattan silinip gittiniz diyelim... Çocuk yetiştirme yurtları falan filan bilmem neler var... Bunun üniversitesi var, lisesi var... Sürekli her an yanında olamayacaksınız yani çocuğunuzun. Sürekli onun adına düşünüp karar verirseniz ne olur? Çocuğunuz kendi kararlarını kendi verebilmeyi gerektiği yaşta öğrenebilir mi? 

Hadi diyelim bir şekilde kendi kararlarını vermeyi öğrendi. Peki o kararların ardında durabilecek gücü kendinde bulabilir mi? Verdiği kararın kendi için doğru olduğunu üstüne basa basa dile getirebilir mi? Sorumluluk alabilir mi? Nereden bileceksiniz size gelip de neden destek olmadığınız için çıkışmayacağını?

Eğer ki aileler çocuklarının her dediğini yapmayı sürdürmeye devam edecekse yandık ki ne yandık... Çünkü böyle olunca çocuklar neredeyse düşünme yetisinden yoksun, irdelemekten bihaber, kendi sorumluluklarını alamayan bir halde ot beyinli olarak yetişecek... Yeni nesil ot gelip, ot gidecek...

2 Kasım 2013 Cumartesi

Toy Story

Hangi aklı fazlanın işiyse bilmiyorum amma beni güldürdüğü bir gerçek...



Duvar, Duvara


Hayatımdaki bazı kişileri aynen bu şekilde duvara çarpıp cibirgelerini çıkarmak istiyorum…

Otoplay

Bir blogu okumak için açtığımda tüm müzik zevkimin beraberinde ruhsal dengemi de piç edecek bir şarkının çalıyor olması hiç de hoşuma giden bir şey değil. Bloglarınızı otoplayerli müzik eklemeyin. Eğer ki müzik ekleyecekseniz lütfen o playlistin otoplay olmamasına dikkat edin. İsteyen playe bassın ve de dinlesin. 
Çoğu blogu sırf o lanet müzikler yüzünden takip etmediğim doğrudur. Kendime ait bir müzik zevkim var ve de genelde pcde bir şeyler okurken kendi playlistimi dinleyerek bir şeyler yapıyorum. Okumak için açtığım bir blogda müzik duymak sinirlerimi zıplatıyor ve o sayfayı anında kapatıyorum.

Sevmek...

Sevdiği birini kıramaz insan... 
Hele gerçekten seviyorsan canını yakan kişiyi... 
İşte o zaman ne yaparsan yap, canını yakan oyken bile, seni yaralayan oyken dahi o gelsin de sarsın diye ağlarsın.
Öyle de tuhaf bir çıkmaz sokak oluyor bu sevgi...
Aşk desen bitiyor... 
Şehvet desen geçiyor da sevgi yürek burkuyor, can yakıyor. 
Elbet ki zamanla her şey ama her şey maziye karışıp gidiyor ama hep bir parçayı da yanında götürüyor.
Bazen güven oluyor götürdüğü, bazen umutlar ve bazen koca bir gelecek! 
Benim de hakkımda hayırlısı buymuş demek!

1 Kasım 2013 Cuma

Kabus...

Ucu bucağı bitmez tükenmez bir uykudayım… Kabustan kabusa koşuyorum. Birinde umutlarımı, bir diğerinde mutluluklarımı, bir sonrakinde yarınlarımı bırakıyorum…
İçimdekileri dışıma, dışımdakileri içime koyamıyorum.
Kabuslarımda yok oluyor… Her yeni kabusumda yeni baştan doğuyorum.
Acılarımdan kendime duvar ördüm de hapis hayatı yaşıyorum.
Sanki bir kısır döngüde sıkıştım da bir level atlayamıyorum.
Bir yerlerde bir şeylerin değişmesi gerek. Yoksa herkes nefes alırken nefes alamamamın bir açıklaması olamaz.

30 Ekim 2013 Çarşamba

Sorular, Sorular, Sorular...

Nasıl bir anda sarar tüm ruhu mutsuzluk?
Duyulan ufacık bir haberle nasıl yıkılır insan?
Koca bir senenin boşa gittiğine ağlamak yetmezmiş gibi gelecek bir yılın daha bilinmezlikle yok olup gideceğini biliyor olmak…
Şans oyunlarını sevmiyor oluşum hayatımın koca bir yılını şansa adıyor olduğum gerçeğiyle yüzleşiyor olduğumda canımı daha ne kadar çok acıtabilir?
Neden ucu bucağı bitmez sorularda yıpranıyorum ve yıpratıyorum kendimi?
Acaba ben de bir gün emeğimin karşılığını alıyorum diyebilecek miyim?
Yaptığım işten zevk alıyorken sınavlar yüzünden atanamayıp da kendimi yetersiz hissediyor oluşum özgüvenimden neden büyük büyük parçalar koparıp da hayatı bana zehir ediyor?
Bu dünyaya sadece ders çalışmak ve çalıştığım dersin yetersiz geldiğini düşünerek kendime eziyet etmek için mi geldim?
Kpss denilen illet yakamı bırakmayacak mı?
Onca sene dirsek çürüttükten sonra hakkım olanı alamadığım için eğitim sisteminin boktanlığı yüzünden dersanelere çuvalla para vermek zorunda mıyım?
Hani dersaneler kapatılıyordu?
Ölü sikici gibi bir düzen oturtmuş olan dersanelere muhtaç oluşumuz yine atanmış öğretmenlerin lanet olası sallarım başımı, alırım maaşımı triplerinden değil de ne?
Memurların yata yata göt büyütüyor olması hak mı?
Özel sektör neden bu kadar acımasız?
İzmir’de iş bulamıyor olmam aile şirketlerinde torpillerin iyi döndüğünden değil de neden?
Neden benim de torpilin hasını yapacak bir dayım yok?
Zeki olmak neden yeterli değil?
İlla yalakalanmak mı gerek?
El aman dilemeden hakkını aramak gerçekte var olan bir şey mi? 
Lanet olsun neden yaşıyorum ki ben?!

24 Ekim 2013 Perşembe

Tumblr Mesaj Kutuma Düşenler







Bazıları sapıkça, bazılar içten, bazıları anlaşılmaz ama hepsi de tumblrda hayran postasıyla gelenler...

İnsan kendini yalnız hissedemiyor ki şu mesajlar yüzünden :)

ODTÜ'ye Bilmem Kaç Puanla Girdi, Senden Mi Akıl Alacak?!


Ben KPSS olsun, ÖSS olsun o tarz ezberci mantıkla ilgili olan ve çoktan seçmeli sınava yatkınlıkla daha da yüksek notlar alınabilen sınavların zekaya bir ölçüt oluşturabileceğine ihtimal dahi vermiyorum. Eyvallah ODTÜ'ye çok yüksek puanlarla giriliyor. Yine eyvallah eşek gibi ders çalışılması gerekiyor ama zeka denilen şey çok yönlü. Ezberci mantık zekayı zerre geliştirmez çünkü eleştirel bir bakış açıcı oluşmaz ezberle. Alın bundan adam olmaz denilen çocuğu çalıştırın birinci sınıftan itibaren. Çok zeki olduğunu düşündüğünüz ve hiç dersaneye gitmemiş bir çocukla aynı sınava tabii tutun o birinci sınıftan itibaren dersaneye giden çocuğu... Sonuçları gördüğünüzde ne olacak durum.

İnsanlar sınavlardan aldıkları puanlarla değil, hayata bakış açılarıyla, kriz anında verdikleri kararlarla, zor durumlarda yaptıkları seçimlerle yargılanır.

Ben bilmem hangi sınavdan bilmem kaç puan aldım diye böbürlenen insanın üzgünüm ama özgüven eksikliğine üzülürüm sadece. Hele ki şöyle harika bir laf vardır "Akıl yaşta değil baştadır..." Ek olarak da "Eşeğe altın semer vurmuşlar, eşek yine eşek..."

Böbürlenmek yerine bir şeylere yaramayı deneyin. Bir şeyler için çabalayan insanların aldıkları puanlarla değil de yaptıklarıyla övünün. Destek olacaksanız da yok bilmem kaç puan aldı, senden mi akıl alacak yerine gerçekçi açıklamalarla yapın ki destek konuşmanızı eyvallah haklılar diyebileyim.

22 Ekim 2013 Salı

Hindu Filmlerinin Vazgeçilmez Oyuncusu Kareena Kapoor


Hindu filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Kareena Kapoor ile 3 Idiots filminde, Aamir Khan sayesinde tanıştım. Sonrasında bir çok filmini izledim ve oyunculuğuna ve mimiklerine hayran olduğum sayılı kadın oyuncular arasında yerini aldı tabii ki de :)

Böyle böyle derken yeni bir filmle daha sinemalara geleceğini öğrendiğimden heyecanla beklemeye başladım. Bakalım ne zaman görebileceğim :)


Edward Or Jacob?


Vampirlerin yılmaz avcıları, yaratıkların korkulu rüyası Sam ve Dean Winchester kardeşler tabii ki deeeeee :)

Aşkın Şekli Olur Mu Ejderin Aşkında Okuyacağız...

Nice kitaplar okudum vampirlerin, zombiler, kurt adamların, meleklerin ve de şeytanların insanlara olan aşkını yazan...

Nice film izledim vampirlerin, zombiler, kurt adamların, meleklerin ve de şeytanların insanlara olan aşkını anlatan...

Ve bir ilk Ephesus Yayınlarıyla hayatıma girdi... Ejderlerin Aşkı...

Aşkın yaşı yok!
Aşkın cinsiyeti yok!
Aşkın etniği yok, kökeni yok, ırkı yok!
Aşkın şekli yok bir kere!
Nerede, kime ve nasıl aşık olacağımızı bilemeyiz.



Aşk çirkini güzelleştirir, caniyi melekleştirir. Büyü gibidir aşk. Damarlarınızdan damla damla akar, gözlerinizde can bulur. Kanlı Annwyl'in aşkı da savaş meydanlarıydı... Taa ki ejderhasıyla karşılaşıncaya kadar.

Bir insan ejderhaya aşık olabilir miydi? Herkesin deli gibi korktuğu, küle döneceği ihtimaliyle köşe bucak kaçtığı bir kara canavara Kanlı Annwyl aşık mı olacaktı? Böyle bir aşkı narin bir kadın bedeni savaş meydanlarında da geçirmiş olsa ömrünü kaldırabilecek miydi? Böyle bir ihtimal var mıydı?

Kitapta da geçtiği gibi...

"
-Öylesine gitmesine izin mi verdiniz yani?
Danelin Brastias'la bakıştı.
Brastias başını kaldırdı.
"Belki de Kanlı Annwyl 'le hiç karşılaşmadın ama onun hiçbir yere gitmesine izin veremezsin. Sadece yolundan çekilirsin."
"

Savaş meydanlarından aşk semalarına inebilecek mi Kanlı Annwyl? Herkesin korktuğu Fearghus'la yüzleşebilecek mi Annwyl? Hikayenin sonu nerede bitecek? Savaş meydanlarının kanı duracak mı? Öcünü alabilecek mi Annwyl abisinden? Hepsi ama, hepsi Ejderin Aşkı kitabında sizleri bekliyor olacak.

Bu seri kaçmaz :)

Kitabın Adı: Ejderin Aşkı
Kitabın Yazarı: G.A.Aiken
Kitabın Yayınevi: Ephesus Yayınları



21 Ekim 2013 Pazartesi

Supernatural Güzelleri



Abaddon, Supernaturalin 8. sezonunun sonlarında hayatıma girmiş olsa da 9. sezonun favori karakteri olacağı kesin. Seksi hatunların yeri ayrı ki öncesinde de sarışın güzellerden Ruby on numara bir karakterdi ama tabii ki de kızılın çekiciliğini hiçbir şeye değişmem...

Abaddon Alaina Huffman, Sarışın Ruby Katie Cassidy (sarışın diye belirtmemin sebebi dizide iki tane Ruby karakterinin yer almış olması)

Daha İyisi...


American Horror Story'den daha iyi bir dizi var mı bildiğiniz?
Benim yok!

16 Ekim 2013 Çarşamba

The Walking Dead, Season 4, Episode 1


-Onlara ( zombilere ) isim mi taktınız?

- Birinin üzerinde isim kartı olunca hepsine takalım dedik biz de.

- Hayattayken bir isimleri vardı, artık ölüler ama.

- Hayır değiller, sadece farklılar.

- Ne diyorsun sen? Konuşmuyorlar, düşünmüyorlar, insanları yiyorlar, insanları öldürüyorlar.

- İnsanlar da insanları öldürüyor ama yine de isimleri var!

Facebook Çöpçatan Hizmeti Gururla Sunar





Eşimle ayrıyız, Boşandım ve Dulum seçeneklerini facebook haber kaynağında görünmeyecek şeklinde ayarlarken, İlişkim yok işaretlendiğinde haber kaynağında altın sarı bir haneyle yayınlanıyor. 

Gece gece saçmalama lüksümü kullandım.

Facebook seni oldukça çöpçatan gördüm tatlım...

Yap bir iyilik bu yalnız kullanıcına da, ha olmaz mı?!

14 Ekim 2013 Pazartesi

Düğüm Düğüm...


İstemeyeni istemek...
Özlemeyecek olanı özlemek...
İçim acıyor dediğimde bana ne diyecek olana canımı yakma demek...

Canını yakana ağlamak... Canım yanıyor görmüyor musun diye isyan etmek, görmediğini bile bile...

Dokunsalar ağlarım.
Sarılsalar yanarım.
Göz yaşlarımı içime akıtırım.
Bilmiyorsun ki çok yalnızım!

Gittin, ardında bir yıkım yaparak...
Gittin, ruhumdan bir parçayı da kopararak!
Gittin, duvarlarımla beni baş başa bırakarak.

Ne çok hayalim vardı. 
Fark ettim ki hepsi artık yalan oldu.

Ne çok dileğim varmış, gerçekleşmesi imkansız olan...

Düğüm düğüm dertlerim...
Düğüm düğüm özlemim....
Düğüm düğüm sevdiğim...

İlmek ilmek çözmeden de gittin beni!


The East, Biz Doğuyuz...

Çevre tüketim çılgınlarını doyurmak için olanca hızıyla kirletiliyor. Kapitalizmin esiri olan hayatlar daha, daha, daha çok diyerek var olan doğal varlığı da sömürmekte...

Peki insanlık bunun için ne yapıyor? Elden gelen bir şey var mı?

Bu tüketim çılgınlığının, bu cep düşkünlüğünün sonu getirilebilir mi? Para, para, daha çok para diyen insanların yok saydığı hayatlar için vicdan azabı çekecek birileri yok mu?

Bu çıkmazın vebalini kim çekecek?

İnsan sağlığı bu hayatın neresinde? Yaşanılası bir dünya mı, yoksa rant peşinde koşarken bir hiç uğruna yok olup giden para delisi hayatlar mı daha önemli?

Varlığın önemini ne belirliyor? İnsan olmak mı yoksa parayla gelen güç mü? Seni sen yapan şeyler ne?

Canının istemediği bir oyuncağı çöpe atarken, dünyanın başka bir yerinde ona ihtiyacı olan bir çocuk olduğunu hiç düşündün mü? Bir elmayı dişledikten sonra bitiremeyeceğine kanaat getirip o sapasağlam elmayı çöpe attığında hiç düşündün mü "benim karnım tokken başka bir yerde açlıkla savaşan insanlar var mı" diye...

İnsan olmak için ihtiyacın olan şey biraz da olsa vicdan değil mi? Peki sen vicdan sahibi biri misin? Her gece yatağına yattığında sadece kendini mi düşünüyorsun? Hiç bencilliğini bir kenara bırakıp da biraz da çevrendeki sorunlardan yola çıkarak bütündeki aksaklıklara bakmayı denedin mi?

İşte The East filmini bu yüzden izlemelisin.

"Biz siziz. Sıkıcı işlerinizden bunalıp kaçarak açık havada koşturduğunuz sabahlarız biz. Birini ilk kez öpüp ondan karşılık aldığınız anız biz. Biz uykunuzun tutmadığı geceleriz. Gözlerinizi tavana dikip "bu mu yani... Hayattan payıma düşen bu mu" dediğiniz geceleriz.



Hepinizin içinde korku bilmeyen bir özgürlük var."


Beyaz Donlu Müzik


Müzik sektörü gün geçmiyor ki farklı şarkı klipleriyle görsel hafızamıza girmesin...
Farklı olan daha da dikkat çekici olduğundan klipler oldukça yaratıcı olmaya devam ediyor.

Kim derdi ki beyaz donun bu kadar seksi olabileceğini bu şarkının klibini izlemedikten önce?
Pamuklular seksi bir görüntü sunabilir miydi ki kişiye?
Öyle bir ihtimal var mıydı?



Depresyonda olan bir kişi bitmiş, tükenmiş gözükmeliydi bizim fikrimizde ama bu klip depresyonun bile bir çekici tarafı olabileceğini gösteriyor bizlere.

Hani klip nerede dediğinizi duyuyorum ve sizinle bu klibi paylaşıyorum :)


Hem şarkı hem de klip insanı farklı bir ruh haline sürüklüyor.
Depresif ruh halinin yanı sıra insan içinde bir umut ışığı arıyor klibi izlerken.
Elliphant oldukça iyi bir iş çıkarmış bu kliple.
Devamında neler gelecek merakla bekliyorum.

Boyfriend Pants Modası Geri Gelsin


Tayt modasının ardında sönük kalan Boyfriend Pants modası mümkün olduğunca ön planda kalmalıydı.
Neden mi?
Çünkü bir kere rahat.
Giy pantolonu çık dışarı. Üstüne bir tshirt tamam.
Taytsa bunun aksine artık göz tırmalıyor. Görsellikten nasibini almamış bacaklar daha da belirginleşiyor.
Çarpık bacaklarıyla övünen tipler türüdü siyah taytlar yüzünden.
Yaratıcılık deseniz yok.
Sıfırlandı!


Tarz bir kere boyfriend pants. Herkesin kendine yakıştırabileceği türden bir şey değil.
Bir kere zayıf bir bedene sahip olmanı gerek.
Gerçek anlamda kendine ne yakıştığını bilip, ona göre giyinenlerin işi bu akım.
Belki de çok fazla tutulmamış olmasının sebebi de bu olsa gerek.
Moda denilen şey herkesi içine alıp ordan oraya sürüklediği için kendine ne yakıştığını bilmeyen insanların elinde oyuncak olduğundan boyfriend pants pek tutulmadı.
Belki de benim açımdan iyi bile oldu diyebilirim ama yine de göz önünden bu kadar çabuk silinip gitmesi canımı oldukça sıktı diyebilirim.
Kışın gelmesine beş kala siyah taytlar, uzun tunikler, diz boyu çizmeler cehennemine elim ayağım titreyerek girmek istemiyorum.
Boyfriend pants akımının sarsılmaz neferiyim.
Kimse beni tayt giymeye ikna edemeyecek.
O berbat siyah yapışkansı şeyi asla giymeyeceğim!