29 Eylül 2010 Çarşamba

Ne Umut Kaldı Ne Bir Rüya

Bu kadar yakınken bedenler, niye çok uzak olur yürekler?

Sarılmak istiyorum sıkıca… Hissetmek istiyorum tenini, dinlemek istiyorum nefes alıp verişini…

Kırılmış zemberiğim bir kere… Göstermiyor doğru saati istediğimde. Dese ya işte istediğin an; bu an… Yaklaşsam yanına, fısıldasam kulağına ‘seviyorum seni’…

O kadar uzaksın ki… Bir kelime eritebilecekken bütün uzaklığı, bakışların donduruyor yüreğimi. Gülümsemem takılı kalıyor boğazıma, sen takılıyorsun boğazıma. Yutkunamıyorum… Gözyaşlarım sen diye çağlıyor, içimdeki çığlığı kesemiyorum.

Sen soluyorum… Baktığım her yer sen… Gördüğüm her yüz senden bir parça barındırıyor…  Öyle bir çıkmazki bu seni bulduğumda, kaybetmekten korkuyorum.

Sessizliğimi dinliyorum bazen. Kapıyorum gözlerimi, sana açıyorum yüreğimi. İçim sen doluyor, ruhum seni soluyor. Rengarenk rüyalarım, gözlerimi kapayınca sanki gerçek oluyor.

Yazamaz oldum seni düşünmekten. İçim dışım senken yaratıcılığım eksiliyor beynimden. Sana ayırıyorum tüm zamanımı…

Tamirim imkansız, kırık zembereğimle boynum bükük… Yaklaşsam yanına, içimden geçenleri söylesem… Bu büyü bozulacak biliyorum… Kendi ellerimle mahvedeceğim kendimi.

Canı yanan bir ben… Dünyadan habersiz sen. Öyle seviyorum ki seni gecem, gündüzüm sen.
Dünyaya küstüm sanıyor çevremdekiler. Bilmiyorlarki dünyam sen, aşım sen…

Diyemiyorum içimdekileri kimseye. Desem ne geçerki elime… Seni uzaktan sevmek yeterken bu çekingen yüreğe, onu da alırlar elimden diye korkarım. Hep!

Gülümsemen donar zihnimde, ölümsüzleşirsin o an beynimde. Zihnime kazırım yüzünü, duruşunu, bakışını…
Bir umudum vardı o da bugün soldu. Hani o çok güzel sarışını gördüm kolunda, şen kahkahalar her saniye aklımda. Bir kurşunki bu kadar acıtmazdı bu canı, güzelliğin ardından gitmeseydin…

O an küçüldün rüyalarımda. Oysaki ben seni yüceltmiştim hayatımda. Uzaktan sevmek seni, aslında bile bile sen olmadığını sevdiğim kişiyi.

Sevdiğim ki benim hayalim, sevdiğim ki rüyalarımda buluştuğum, hayallerim de gülüştüğüm… Kokun kaldı hatıra. Kurduğum hayaller unutulacaklar listesinde.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Elinin Hamuruyla...

Babam bir seneyi geçkin bir süredir emekli olduğundan ya evde takılıyor, ya kahvede, ya meyhanede.

Hani bir deyim vardır 'elinin hamuruyla erkek işine girişme' diye (hah ben o laftan tiksinirim) işte bu lafın tam zıttı babam için geçerli.

Sabah kalktım ev temizleyelim dedi annem. Tamam dedim. Başladık temizlik yapmaya annem toz alıyor, ben süpürüyorum falan. Babam dikildi başımıza (diktatörlük ruhunda var) sağı iyi süpürmedin, solu süpür, solu eksik yaptın tekrar süpür. Ben alttan alttan delirmeye başladım. Neyse bu sefer bu anamın yanına gitti düzgün silmedin bak burada toz kaldı (birde anacığımın bin bir zahmet sildiği yerleri parmaklıyor toz kaldığını gösterecek aklınca), burayı tekrar sil, yok cam sille temizlik mi olurmuş kloraklı suyun canımı çıkmış...

Allah bir çene vermiş gerisini koy vermiş yemin ederim. Şeytanlarım zıpladı zıplıcak ki annemin şeytanları felaket bir atağa geçti de bana laf düşmedi :D

Annem can kırıkları dolu sesiyle 'Ya sen bir kahveye gitsene... Ha kahveye gitmeyeceğim diyorsan o çok bilmişliğinle al toz bezini eline de benim yerime toz al. Ben sana emir vereyim orası olmadı burası olması diye. 40 yıllık ev hanımıyım ama demek ki bilmiyorum ev işini, temizliği... Bundan sonra sen yap da azcık da ben keyfime bakayım :D'

Aha orada dumur oldum ben gülmeye başlıyordum ki zor tuttum kendimi :D hayır bir duysa haline güldüğümü yapıştırır verir iki seksen yere beni :D Hiç duymamış gibi temizliğe devam ettim.

Babam da homurdana homurdana giyindi üstünü, gitti kahveye.

23 Eylül 2010 Perşembe

Yanlışınız Mı Var?

Kurda sormuşlar boynun neden kalın?
Kurt cevap vermiş: 'kendi işimi kendim yaparım'

Evet kendi işimi kendim yaparım, kimseye de tenezzül edip bana yardım et demem. Ama  gel gör ki bu yüzden kimseye ne hava atmışlığım vardır ne de niye yardım etmiyorsun diye azarlamışlığım.

Bana bu lafı söyleyen şahsiyet kendisi kalkıp bir bardak suyunu alamaz, iş lafa geldi mi aslan olur kükrer, sayar siker, siler süpürür.

Ahh karşısına geçip diyebilseydim lafla peynir gemisi yürümez diye ammaa serde saygısızlık yok diyemiyorum işte.

Hani içimden geçmiyor değil 'senin boynun kalın değil yüzün eşşek derisiyle kaplı' demek ama diyemiyorum. Bunu desem herhalde bu satırları yazamıyor olurdum şu an. Hatta ve hatta belki de kıçıma pamuğu tıkıyor olurlardı da ruhum duymuyor olurdu.

Ne kadar zor büyüklere yanlışlarının da olabileceğini kabul ettirebilmek... Hatasız kulun olmadığını anlatabilmek ne kadar zor...

Neyse kafambok gibi şişik. Yazamayacağım fazla...

İyice köreldim zaten.

Gidesim var buralardan... Gidesim var bu diyardan...

21 Eylül 2010 Salı

Ahhhhhhhhhhh Başım!!!

Oy başım, başımmmm… Nasıl bu kadar şiddetli bir acı yaşatabilirsin bana başım…

Halbuki ben o kadar emindim ki o giderken çektiğim acıdan daha fazlasını çekmeyecektim… Ne aptalmışım, aşk acısını çok mühim bir şey sanmışım….

Dökülen gözyaşlarının çetelesini tutmak bile unutturmaz sanırdım senin gidişini. Ama bak zaman unutturdu, hatta üstüne bir bardak soğuk su ikram ettiler de yok ben kola içerim dedim. O kadar yüzsüzleştim sen düşün artık.

Aşk acısı hiç bir şeye benzemez, çeken bilir diye hava atardım… Şimdi ahhh başımmm, migrenin ne kötü, ne berbat, ne felaket bir şey olduğunu uykusuzluğun pençesinde kıvranırken anladım. Ahh başımm…

Günlerdir uykusuzum, doğru dürüst uyku yüzü görmedim. Tam randımanlı devam etmek için de hayata, vücudumdaki tüm enerjiyi harcadım. Ahhhhh başım!

Neredeyse ağlayacak hale geldim. Gözlerim kararıyor… Ayakta duramıyorum, uyuyacağım hissediyorum, yastığa başımı koyuyorum… Ahaaaa orda bitiyor olay tık yok sonrasında.

Belediye otobüslerinde hiç uyuyamam falan diyordum. Hala uyuyamıyorum amma ağzımın suyu ha aktı ha akacak… Arada bir dalıyorum ağzım beş karış açık hem de… O halimi görenler tiksiniyordur benden. Ben görsem kendimi ben de tiksinirdim kendimden.

Ahh büyük konuşmaya başladım galiba yine.

Biri bana uyku ilacı hediye edebilir mi? Ağrı kesici olursa da hayır demem.
Ahhhhhhhhhhh başım!!!

16 Eylül 2010 Perşembe

Haber Türk'teyim!



Şurda yazmış olduğum yazım Yaşına Bakmayan Bir Avuç Velet Habertürk gazetesinin Editoryal Sayfasında, Web Günlükleri kısmında yayınlanmış.

Azcıcık bir kısmı yayınlanmış olsa da bu benim şımarmama yeter de artar. 

Gazeteyi biraz önce Maya'nın haberi sayesinde koşa koşa gidip aldım. Ve işte sizinle de paylaşıyorum.

Teşekkürler HABER TÜRK.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Aynı Bokun Laciverdi

Ne düşünürsünüz, ne dersiniz bilemem ama bildiğim bir şey var burada hiç bir zaman referandum hakkında düşüncelerimi yazmadım.

Hatta yazmamayı düşünüyordum ama dayanamıyorum benim de çemkirmek hakkım canım.

Millet resmen kuduz köpek olmuş karşıt görüşlü birini bulduğu an saydırıyor allah saydırıyor, sanki kendi farklı bok! Hepimiz aynı bokun laciverdiyiz. Aynı yaşam koşullarında, aynı olanaklarda yaşıyoruz.

Aynı ülkenin topraklarında karnımızı doyuruyoruz.

Ne evet diyen bağnaz...
Ne hayır diyen kafir!

Birbirimize küfredeceğimize bu gidişe bir dur diyelim. Bölüyorlar bizi. Paramparça ediyorlar ülkemizi!

Ve biz hala baş örtüsüne takılmış durumdayız! Açın artık gözünüzü! Bu rehavet yeter artık!

Ne oldu, ne bitti, yüzde kaç evet çıktı, yüzde kaç hayır çıktı önemli değil artık. Çünkü sonuçlar ortada. Şu saatten sonra yapılabilecek şeyler daha iyiye nasıl gideriz, kırılan kalpleri nasıl tamir edebiliriz, nasıl bu bölünmüşlüğü yok ederiz olmalı.

Kesin zırıltıyı, vırıltıyı da geleceğimize elimizde kalan son umut kırıntılarıyla temiz bakalım. Yeteri kadar kirlendik. Yeteri kadar tökezledik. Artık dimdik duralım.

Ama bir şeyi de paylaşmazsam çatlarım. Ne de olsa İzmirliyim!



Kapak cümlem ise işte burda:

Cahil toplumla"seçim" yapmak,okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır!.. (Nietzche)

11 Eylül 2010 Cumartesi

Yaşına Bakmayan Bir Avuç Velet

Bir toplu taşıma aracı macerasıyla daha karşınızdayım. Fakat bu seferki bir otobüs macerası değil… Hadi tahmin edin ne olduğunu.

Ayyhh ben sizin tahmini bekleyemeyeceğim söyleyeceğim ‘Vapurrrrrr’

Başka zaman kimsenin dönüp sümüğünü atmayacağı kaplumbağa tadında ilerleyen vapurlar bayram tatillerinde krolarca oldukça rağbet alıyor. Sebepse yalnız hatunları tavlamak ve bakışmak için o kaplumbağa aracın bulunmaz hint kumaşı olması.

Aptallık bendeki bunu düşünmeden bindim ben. Ne bilem sarkacaklarını, peşime takalacaklarını… Bana kalsa dünyanın en çirkin hatunu benim, kimse dönüp sümüğünü atmaz bana… Ama işin aslı astrı öyle değilmiş. Ya da veletler kendi aralarında iddiaya girdi bu hatun safa benziyo hadi ayartalım dediler… Öyle acayip bişey ama nasıl buluyorlar kendilerinde bu cesareti onu çözebilmiş değilim. Çünkü ben onların bu yaptıklarını yaptıkları yaşta daha oyuncak bebekle oynuyordum, erkek/kız tavlamak için onca metre yol yürümek şöyle dursun anamın dizi dibinde sümüğümle sınanıyordum, akacak mı kokacak mı diye…

Neyse ben şortlu yarı cıbıl, kuzen şortlu yarı cıbıl bindik vapura… Abazanın biri geldi yanaştı yanımıza oturdu, sürtünüyo ibne… Kalk dedim kuzene başka yere geçelim. Vapur zaten hınca hınç dolu… Üç-beş velet oturmuş vapurda en uç noktaya karşıları boş. Neyse oraya gittik oturduk, sıpalar küççük fikrimce bi bok yapmıcekler.

Vapur yanaştı konağa, indik tabi. İnmeyipte ne yapcen adamı denize atarlar o kalabalıkta alimallah…

Baya ilerledik, varyant tarafına doğum hastanesinin oraya doğru saptık, gittiğimiz yolda bizden başka görünen yok, biri bağırıyor arkamızdan. Önce bize değildir diye önemsemedik ama yaklaştıkça yaklaştı ses. Döndüm baktım, vapurda karşımızda oturan dallamalardan. Birşey mi düşürmüsüz acaba diye ben ikirciklene durayım dümbük nasıl söylenir bilmiyorum ama seninle tanışmak istiyorum demez mi… Ohaa geldi bana orda, hatta kal geliyordu da zor toparladım kendimi. Şöyle bir küçümseyici bakış fırlattım.

Veeee şu cevabı verdim ‘Bennnn senin annen olacak yaştayım’.

Yürüdük gittik sonra tabiki de. Dönüp arkamıza bakacak değildik ya :P

8 Eylül 2010 Çarşamba

Ne Yazacaktım Ben

seni düşünüyorum Sahi ne yazacaktım ben? İçimden geçenleri satırlara dökmek ne kadar da zorlaştı onca aradan sonra… Oysa eskiden ardarda sıralamak ne kadar kolaydı cümleleri… Sanki nehir olup akardı herbir cümle…

 
Şimdi içimde yalnız öfke barınıyor, tek bir ümleye bile yer kalmadı…


İnsanlar değişiklik aradığında saçlarını kestirir derlerdi, ya da depresif zamanlarına denk gelirse… Gittim saçlarımı kestirdim bugün. Erkek fatmaya döndüm yine… Uzasın diye bin bir emek sarfediyordum oysa… Şimdi düşünüyorumda onca çaba boşa… Onca bakım kremi çöpe…

 
Bana yaramıyor özgüven… Biraz tamamladım mı kasayı illa birşeyler eksilmeli ki hayatımdan üzüleyim, asayım suratımı.

 
Tam oldu mu hayatım monotonlaşıyorum, yaratıcılığım köreliyor. Hissedemiyorum etrafımdakileri derinden, yüzeyselleşiyorum, maddesel oluyorum.

 
Ruhum eksiliyor herşeyim tamsa… Aç karnım doysun yeter diyorum, düşünmüyorum ruhumu doyurmayı.
Oysa acı ruhu olgunlaştırır diyerek kendi bedenime yabancılaşıyorum.

 
Bir ben var benden içeri… Ben bile o beni bazen tanıyamıyorum. Silniyor bazen sesi, özlemiyorum hiç içimdeki haykırışı.

 
Bin bir kadın barındırıyorum bedenimde, ruhumun parçaları her biri…
Birine birazcık önem versem diğeri ardına bakmadan terkediyor bedenimdeki ruh kraliçeliğini.

 
Şehvetimden nefret ederken,anaç tarafımı küçümsüyorum. Duygusallığıma yüz çevirirken, nefretimi körüklüyorum. Kıskançlığımı boğuyorum. Kadınsılığımdan tiksinip kaçıyorum.

 
Ben beni parça pinçik yapıyorum. Bir bütün olamıyorum minnacık bedenimde.

Çok mu zor bir bütün olabilmek, düşündüğünü yapabilmek, kendini tanıyabilmek, değer verebilmek… Bu kadar mı zor?

Sahi ne yazacaktım ben?

7 Eylül 2010 Salı

Nefretin Sınırı

Nefretin sınırında saklıyordum sana olan aşkımı, kuytu köşeler saklamazdı çünkü…

Şiddetle başlayan hazlar gibi bir buruktu tadı. Hissediyordum…

Kötüydü başı, yalnızlıktı sonu.

Elbet bir gün bitecek, ve o gün asla ölüm günü kadar uzak olmayacak.

Ama bilemezki insan öleceği anı. Tahmin edebilseydim sonumu, yaşamama ne gerek…

Ama bu aşkta öyle diyemiyorum, sonunu bile bile gözlerimi kırpmadan ilerliyorum.

Aşk kör sağır dilsiz yapıyor başkasına karşı insanı.

Şimdi dünyam sensin, aşım da ekmeğim de suyum da…

Beni bir sen anlarsın, sen dinlersin sanıyorum, yalnız senden medet umuyorum.

Açtığın yaraları yine sen sar istiyorum.

Farkında değilim benden aldıklarının, gözüm kapalı veririm sana canımı biliyorum. Oysaki tatlıdır canım…
Başkaları mızmız bellemiştir bu yüzden beni…

Yak hadi canımı, senden gelen herşeye boynum kıldan ince, bir gülümsemen yeter her yanımdaki yaraları iyileştirmeye.

gerçekten

mutlu olmak istiyorum gerçekten, olur olmaz azarlanmak, olur olmaz aşağılanmak istemiyorum. çok bunaldım. dayanmak katlanmak istemiyorum adam yerine konmak için evlenmek zorunda olmak istemiyorum. konuşma hakkım olsun istiyorum.
nasıl ben saygı gösteriyorsam birazcık sevgi görmek hakkım. geri dönüşümlü değil yaptıklarım davranışlarım ama suçsuz yere mahkum edilmek de istemiyorum
yoruldum bunaldım boğuluyorum karamsar falan değilim hayatımın getirdiklerini taşımaktan bunaldım, kabuğumsa beni yarı yolda bırakacak olan ben onu şimdiden çöpe atmakta sakınca görmüyorum. yeter çektiğim çilem yeter. 

5 Eylül 2010 Pazar

Kim Demiş Müziğin Rengi Olmaz Diye

Düşün düşün işin içinden çıkamadığım anlarda tek sığındığım şey şarkılar…

Birkaç melodinin ardında bıraktığım gözyaşlarım, yarına ufakta olsa bir hatırlatma.

Ne yapacağım kimin umrunda… Ya da ne hissettiğim…

Sözlerin ardına gizlenmiş gerçek duygular, yalan konuşmalar…

Dürüstlük ardını dönüp gitmiş…

Nereye baksam kapı duvar.

Söylesenize şarkılar beni benden başka kim anlar?

Zor kelimelere dökmek yaşananları, anlatmak birine içinden geçen tüm haykırışları…

En sevdiğin çıkarları uğruna satmışsa seni güven duygusu çokta önemli bir yer teşkil etmemeli artık hayatında; daha fazla kazık yememek uğruna…

Kimse zevk almaz acı hatıralardan.

Bir yerden kulağa çalınan bir melodi… Hatırlatır bilinç altına gizlenmiş bazı şeyleri.

Ben ki kendimi müzikle anlamlı kıldım. Her ana farklı bir tını uydurdum.

Ve kim demişse müziğin rengi olmaz diye, yalan dostum külliyen yalan!

Kapat gözlerini, dinle hayatın bitmeyen ezgisini…

İçinde bir yerlerde tik taklıyor hayatın ritmi…

4 Eylül 2010 Cumartesi

Susam Sokağı

Çocukluğum susam sokağının saatinin gelmesini beklemekle geçti...
Zaten ne vardı ki o zamanlarda izlenebilecek işe yarar birşey...
Ne severdim kurabiye yiyen canavarı...
Ne severim Edi ile Büdü'nün, kardeşimle ben gibi didişmesini...
Kırpığı özledim.

Minik Kuştan korktuğum anlarımı hala hatırlıyorum. Öyle büyük kuş mu olur diye çığlık çığlığa annemin eteğine sarılışlarım...

Ne günlerdi be...

Sözüm ki Tek Sana Geçmez Celladımsın Ey Zaman


Benim büyük bi baş ağrım var.
Niye mi?
7/24 yatıp kitap okuduğumdan.
Sonuncu bitirdiğim kitap Safiye Sultan serisinden Sözümki Tek Sana Geçmez Celladımsın Ey Zaman.
Yazarı Ann Chamberlin.
Safiye sultan Serisinden tek bu kitabı okumadım tabikide. Zaten seri halinde kitapları tam anlamıyla okumadım mı tadına varamıyorum. 

İlk kitap Hadım Edilmiş Bir Aşk
Sofia.
Hani kitabı okurken o Sofia'yı yanımda olsa boğacak raddeye geldim. Köle olarak hareme satın alındığında adı Sofia'dan Safiye'ye çevrilen kızımızın bin bir entrikası dudak uçuklatan cinsten.
Sofia italyancada bilge anlamına geliyor, Safiye ise güzel...
Sofia Baffo her ikisini de bünyesinde barındırmasına rağmen asla ikisini ortalamayı başaramayan bir gözde.
Haremde bir cariye gibi değil, bir hükümdar gibi çürütüyor yıllarını, kendi kuyusunu kazdığını bilmeden... 
Ve Sofia'yı alan Valide Sultan, karlı çıktığını sandığı bu alışverişten hüsrana uğrayarak dünyaya veda ediyor.

İkinci kitap Ya İpek Urgan, Ya Gümüş Hançer,
Bir hadımın öteki dünyayla yaşadığımız dünya arasında bir geçiş, kadınla erkek arasında bir kaçışının temsili olduğunun hikayesi.

Üçüncü kitap Sözüm ki Tek Sana Geçmez Celladımsın Ey Zaman
Güzel olanın ardına gizlenen acıların... Sonu gelmez ölümlerin... 
Hüznün merkezi...
Ama gerçekler her zaman su yüzüne çıkar.
Boşa harcanmış bir ömür, tutulan büyük bir yeminle tarihin arka odalarına sürükleniyor.
Sofia Baffo ya da Safiye emellerine ulaşabilecek mi? 
Valide Sultan Olabilecek mi? 
Ya da en önemlisi, padişahın karısı olabilecek mi?


Gecikmeli de olsa okuduğum bu seriden büyük bir haz aldım. Umarım okursunuz.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Yazacak Moral Yok

Uzun bir aranın ardından sadece ufak bir videoyla merhaba demek istiyorum =)
Yazacak hiç bir şey yok :( 
Yazacak moral yok.
Kalın sağlıcakla.



Video yotubedan olup izleyemeyeceklerin olabilitesinin fazla olacağını belirtirim.
Serzenişlerinize karşılık verecek halim yok.
Ne mızmız insanım ben ya!